Sorry!

Your browser does not support MeetingHand

Please update your browser or use the following browsers

Suriye Türkmen Meclisi

Suriye ve Türkmen Gerçeği


SURİYE VE TÜRKMEN GERÇEĞİ


*Bu metin Suriye Türkmenleri Onursal Başkanı Sn. Mehmet Şandır’ın “Suriye Türklüğü” adlı makalesinden derlenmiştir.

Suriye’de bu gün, ne yazık ki bir iç savaş yaşanmaktadır. Hukuki meşruiyetini kaybetmiş; kendi halkını düşman gören ve hiçbir insani kurala uymadan acımasızca katleden Esad Rejimi, Suriye Devleti’ni, Suriye toplumunu ve Suriye coğrafyasını tahrip etmektedir.

Suriye halkı canhıraş bir çığlıkla vatan ve devletini bu zalim yönetimden kurtarabilmek için ayağa kalkmış, canını, malını ortaya koymuş bir varlık mücadelesi vermeye çalışmaktadır.

Suriye’de aslında insanlık katledilmektedir.

Ne acı ki İnsanlık Alemi de bu vahşeti seyretmektedir.

Suriye’de verilen mücadele bir “vatan müdafaasıdır”, “ Özgürlük ve Onur Mücadelesidir”

Suriye Türkmenleri, Suriye’de yaşanan içsavaşın en büyük mağdurlarıdır.

Suriye Türkmenleri, Suriye’nin siyasi ve toprak birliğini ve bütünlüğünü herkesten çok savunmakta, vatan bildikleri bu topraklarda diğer komşuları ile “eşit vatandaş” statüsünde özgürce yaşamayı istemektedirler.

Suriye’de verilen milli mücadelenin her yerinde ve her aşamasında Suriye Türkmenleri vardır ve en ön safta savaşmaktadır. Demokratik ve güçlü bir Suriye için yapılması gereken her fedakârlığı yapmakta ve yapmaya da her zaman hazırdırlar.

Türkmenleri Gerçeğini, anlamadan Yeni Suriye’yi kurmak eksik kalacak, kalıcı bir barışın tesisi mümkün olamayacak ve yanlış olacaktır.

Suriye Türklüğü gerçeğini tüm yönleri ile anlatmak sorumluluğu Suriye Türkmenlerine düşer.

Sorumluluk anlayışı ile bu yazı kaleme alınmıştır; Eksiklikleri vardır; bir başlangıç kabule dilmesi âcizane dileğimizdir.

Türklüğünü zaman ve mekan bütünlüğünde değerlendirmemiz halinde bugün yaşananları daha iyi anlarız ve geleceği daha doğru öngörülebiliriz diye düşünüyorum.

ZAMAN; Yeni bir yüzyılın ilk çeyreği hatta yeni bir bin yılın başlangıcındayız.

Her yüzyılın ilk çeyreğinde küresel güçler bir masanın etrafında toplanırlar(!) ve dünya dengelerini yeniden tanzim ederler ve dünyayı yeniden paylaşırlar.

1815 Viyana Konferansı, 19. Yüzyılın paylaşım toplantısıdır. Fransız Napolyon’un Avrupa’yı kasıp kavuran saldırganlığı sonrasında Avrupa’nın tüm devletleri Viyana’da bir araya gelmiş; Avrupa’nın ve Dünya’nın geleceği ile ilgili kararları almışlardır. Bu toplantıya o dönem Avrupa’sının en büyük kara ve deniz devleti olan Osmanlı Devleti çağrılmamıştır. Bu toplantıda Türklerin payına düşen; ŞARK MESELESİDİR; “Türkler bu yüzyılda Avrupa kıtasından çıkarılacaktır” kararıdır.

Gerçekten 100 yıl sonra; 1915 yılında 550 yıl yönettiğimiz Avrupa’dan bütünüyle çekilmiş olduk; Tabi koca bir vatanı kaybetmenin ötesinde Bilal Şimşir’in tespitlerine göre balkan dağlarında en az 4 milyon insanımızı da kaybederek Anadolu’ya geri dönüldü.

18 Ocak 1919 Paris konferansı, yeni bir yüzyılın;20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yine devrin küresel güçleri bir araya geldiler; Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’yı ve Dünya’yı yeniden tanzim ettiler. Bize düşen SEVR Antlaşmasıdır; “Türkler bu yüzyılda Anadolu’dan geldikleri Ortaasya karanlıklarına geri dönecektir” kararıdır. (Kudüs’ü Osmanlıdan alan İngiliz General Edmund Allenby’nin ve Lozan Antlaşması sonrasında Lord Curzon’un İsmet Paşaya söylediği söz(1))

Atalarımız bedelini kanları ile ödeyerek Sevr’i yırtıp attılar; milli Mücadele sonrasında imzalanan Lozan Barış antlaşması ile bu topraklarda bir milli devlet kurdular.

Şimdi yeni bir yüzyılın yine ilk çeyreğindeyiz. Küresel güçler yine bir aradalar ve coğrafyamızı yeniden tanzim etmenin kararında; acımasızca Müslüman kanı akıtmaktalar. Büyük Ortadoğu Projesi, geçen yüzyıldan yarım kalmış hesapların yeniden gündeme getirilmesi amacı taşımaktadır. Bugün Suriye Türklerinin yaşadıkları bu kapsamda düşünülmelidir.

MEKAN; Ortadoğu Bölgesi;

Ortadoğu; Tüm bilinen tarih dönemleri içinde, dönemin süper güçlerinin çatışma alanı olmuştur. "Büyük olmak" isteyenin mutlaka hükmetmek istediği, buraya hükmedebilenin süper güç olabildiği bir bölgedir; Ortadoğu. Bu gerçek İsa'dan önce 20. yy.da, Orta Mısır İmparatorluğu'nun hakimiyetinden, İsa'dan sonra 20. yy.da ABD’nin bölgede belirleyici güç olduğu günümüze kadar kesintisiz devam etmiştir. Sümerler, Hititler, Asurlar, Babilliler, Persler, Büyük İskender’le Helenler, Romalılar, Bizanslar, Moğollar, Osmanlı İmparatorluğu ile Türkler, sonra İngiliz ve Fransızlar, II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikalılar ve Ruslar ve günümüzde, soğuk savaşın sona ermesi ile tek başına Amerikalılar, hep bu bölgeden geçmişlerdir. Her dönemde süper güçlerin, ırkların, kültürlerin, medeniyetlerin karşılaşma ve çatışma sahası olmuştur.

Bu gerçeğin detayı, bizi ilgilendirdiği kadarı ile ve bize ait olanı kadarı ile bilinmek mecburiyetindedir.

Günümüzde; Yeni Dünya Düzeni adıyla dünya milletlerine dikte ettirilen, ABD İmparatorluğunun dünyaya hakimiyet esaslarıdır. Bu hakimiyetin amacı; Kendi halkının temel ihtiyaçlarının sürekli ve emniyetli bir şekilde karşılanabilmesi için, dünyadaki tabii kaynak rezervlerine ve buralara ulaşan bölgelere hükmedebilmektir.

Ortadoğu; Orta Asya ve Afrika gibi henüz bütünüyle işlenmemiş doğal zenginliklere sahip bölgelere ulaşan yolların başlangıcı olduğu gibi bizatihi kendisi çok zengin maddi ve manevi kaynaklara sahiptir. Ortadoğu’ya ve buranın üzerinden diğer yerlere emniyetli ve sürekli olarak ulaşmak ABD için çok önemlidir. Emniyet açısından da en uygun yer Ortadoğu’dur. Doğuda Çin ve Japonya, güneydoğuda Hindistan ve Güney Doğu Asya ülkeleri, kuzeyde Rusya vardır.

Eski Küresel güç merkezi ülkeler (ABD ve AB ülkeleri) ile yeni küresel güç adayı ülkeler; BRİÇ ülkeler; (Brezilya)Hindistan, Rusya ve Çin, bizim coğrafyamızın, Avrasya’nın yani Türk Coğrafya ’sının etrafında bulunmaktadır. Yeni Yüzyılın ilk çeyreğinde eski küresel güçlerle yeni küresel güç merkezleri savaş mevzilerini bizim topraklarımızda kazmaktadır.

Türkiye olarak bu süreçten milli birliğimizi ve kardeşliğimizi koruyarak geçmek mecburiyetindeyiz. Ancak, kendi topraklarımızda huzur içinde yaşayabilmek için dünkü vatan bildiğimiz coğrafyalarda yaşayan dindaşlarımız ve soydaşlarımızın da sorunları bizim “iç meselemiz” olarak değerlendirilmelidir. Bu sebeple Suriye ‘de yaşanan iç savaş ve Suriye halkına yapılan zulümleri def etmek bizimde meselemiz olmak durumundadır.

Bir gerçek; Ortadoğu’nun kapısı: Türklerin elindedir.

Ana kıtanın(Asya- Afrika- Avrupa) merkezi(Avrasya) bizim coğrafyamızdır.

Türkiye, bir kenar ülke değil bir merkez ülkedir.

Türk milleti ve Müslümanlar, bugün Hıristiyan emperyalist ülkelerin kuşatması ve saldırısı altındadır.

Kuzeyde Türkiye, Akdeniz’de Kıbrıs, Suriye'de, Irak'ta ve İran'da yaşayan 120 milyondan fazla Türk... ve bu coğrafyada 1000 yılı aşkın bir siyasi hakimiyetin getirdiği müktesep.

Suriye'de 3.5 milyon, Irak'ta 2.5 milyon, İran’da 35-40 milyon Türk yaşamaktadır. 75 milyonluk bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ile Ortadoğu’nun gerçek sahibi olan; TÜRK MİLLETİ; Tarihte imparatorluklar kurmuş, tesis ettiği medeniyetle, birçok halkı asırlarca huzur içinde bir arada tutabilmiştir. Geniş Orta Asya coğrafyasında yaşayan soydaşlarına kolayca ulaşabilen, ayrıca, bir buçuk milyarlık Müslüman dünyasının hamisi, potansiyel-Lider bir millet...

Suriye Türkleri Meselesi bu çerçevede bir yere konularak incelenmelidir. Suriye Türkleri işte bu büyüklüğün bedelini bu gün canları ile ödemektedir. Ortadoğu tarihi ve jeopolitik değeri, Suriye, Irak ve İran'da yaşayan “Türkler Gerçeği”ile birlikte incelenmelidir.

SURİYE TÜRKLÜĞÜ, Bugün Suriye diye anılan ülkede yaklaşık 3.5 milyon Türk(Türkmen) yaşamaktadır.(2)

Aslında Suriye bizim için; 22 milyon dindaşımızın, Türkmen, Kürt, Dağıstanlı, Çerkez, Karaçay ve diğer Türk boyları ile birlikte yaklaşık 8 milyon soydaşımızın yaşadığı bir coğrafyadır.

Bu insanlar, bu coğrafyada, en az bin yıldan bu yana, kendi devletlerini kurarak, egemen, hür ve efendi olarak ve yaşadıkları toprakları vatan bilerek yaşamaktalar. Bu durum tüm Ortadoğu’da; Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, Lübnan’da bir tarihi gerçektir. Ve yine bir gerçek var ki bugün, bu insanlar ıstırap içinde ve yoğun bir Arap kültürü asimilasyonunun acımasızlığı altında yaşamaktalar.

Ancak bu gün bir varlık mücadelesi vermekteler. Çok sorunları bulunmakta; Rejimin vahşi saldırıları karşısında müdafaasız, çaresiz, birçoğu yurdunu, köyünü terk etmiş ve yaklaşık 10.000 Türkmen hayatını kaybetmiştir, on binlerce insanımız ise yaralanmıştır. Yüzbine yakın insanımız da başta Türkiye olmak üzere komşu ülkelere sığınmıştır.

Suriye Türkmenleri olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hükümeti yöneticilerine şükranlarımı sunuyoruz.

Ancak, Esas ıstırap, tüm Ortadoğu bölgesinde yaşayan Türklerin temel meselesi; Varlıklarından ve varlıklarının ne anlam taşıdığından Türkiye’nin yeterince haberdar olmadığı endişesidir.

Ortadoğu bölgesinin önemini dünya bilmektedir. Bu bölgedeki Türk varlığı geleceği belirleyecek önemli bir unsurdur. Bu sebeple Suriye Türklüğü bugün çok ağır bir bedel ödemektedir.

Aslında, bölgede yaşayan Türkler, koca bir milletin ve koca bir tarihin faturasını, aldıkları her soluk nefeste ve yedikleri her lokma ekmekte 80 yıldan bu yana ödüyorlar. (3)

Birlikte asırlarca yan yana yaşadıkları komşularının insanlık dışı tavır ve davranışlarına tahammülleri ve tedbirleri, olabildiğince var. Ancak, Türkiye’nin bilgisizlikten kaynaklanan olası bir duyarsızlığı, ilgisizliği yıkımları olacaktır. “Bize Türkiye’den fayda yok” (4) noktasına gelmek, Suriye Türklüğü ’nün ölümüdür. Ortadoğu’daki Türk varlığının “hali” yürekler acısıdır.

Hâlbuki bir zamanlar;

Türkler, Ortadoğu’ya bir kurtarıcılar ordusu olarak gelmişti. İslam dinini ve Hz. Peygamberin vekili İslam Halifeliğini her türlü belaya karşı “Muhafaza” görevi Türklere emanet edilmişti. 9. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, artık Abbasi İmparatorluğunun tüm askeri aristokrasisi Türk Beylerinden kuruludur. Tolunoğlu Ahmet Bey Mısır ve Suriye’de hükümdarlığını ilan etmiştir. Bağdat halifelerinin Emir-ül Ümera’sı artık bir Türk’tür.

Tüm tarih boyunca, ırkların, medeniyetlerin karşılaşma ve çatışma alanı olan Ortadoğu coğrafyasında, İslam medeniyetinin getirdiği huzur, çok uzun sürmemiştir. Hz. Peygamberin ölümünden kısa bir süre sonra, Cahiliye dönemi azgınlıklarına geri dönülmüş, Tüm İslam Coğrafyası mahşeri bir karışıklık ve bunalım dönemine girmiştir.

Bir takım sapık mezhep, tarikat ve guruplar İslam dünyasını kasıp kavurmaktadır. Saldırılardan Mekke’de Kabe-yi Şerif ve Medine’de Hz. Peygamberin mezarı bile kurtulamamaktadır.

Hz. Peygamberin vekili İslam Halifeleri bile sapkınlık içindedir. Halife II. Velid; “Hacca gideceğim, Harem-i Şerifte şarap içeceğim” diyebilmiş Kur’an-ı Kerim’de “Her inatçı Cebbar helak oldu” mealindeki Ayet okunduğunda, Kur’an-ı Kerim’i astırmış ve “Kıyamet gününde Rabbine mülaki olduğunda Velid beni parçalattı” diye şikayet edersin” diyerek okla parçalayabilmiştir. Al Saffah “Kan dökücü” unvanı ile tarihe geçen Abbasi hanedanlığının kurucusu, Emevi halifelerinin mezarını açtırarak kemiklerini yaktırmıştır.

Hariciler, Yezidiler, Marekiler, Karamitalar, Şialar, Mazdekiler, Büveyhiler, Batiniler vs. İslam Dinini ve İslam Alemini “karanlık ortaçağ” dediğimiz bir hercümerce sokmuştur. (5)

Allah Dinin Sahibidir ve Koruyucusudur.

El Maide suresi 54. Ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor. Mealen; “Ey müminler, içinizde bazıları dininden döndüğü takdirde Allah yakında öyle bir millet getirecektir ki O, onları sever, onlar da, O’nu severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü kafirlere karşı ise onurlu ulu kişilerdir.”

İşte bu millet, Allahülalem, Türk Milletidir. (6)

Hz. Peygamberin “Onlara dokunmayınız” ve yine “Size doğu tarafından geniş çehreli, çekik gözlü ve yüzleri sanki örs üstünde dövülmüş ve derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam bir kavim olan Türkler gelecek ve onlar atlarını mutlaka Fırat nehrinin kenarına bağlayacaklardır.” dediği TÜRKLER, onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tüm Ortadoğu coğrafyasında artık bir “Kurtarıcılar Ordusu” dur.

El Mesudi’nin ifadesi ile söyleyelim;

“Artık Türkler her şeye sahip ve malik oldular, diğer bütün insanlara; onların sözünü dinlemek ve kendilerine baş eğmekten başka yapacak bir şey kalmadı”.

Kısacası; Anası da bir Türk kızı olan Abbasi Halifesi El-Mutasım (833 yılı) zamanından bu yana Ortadoğu’da Türkler; Hakimdir, Egemendir, İslam’ın ve insanlığın hizmetindedir. Allah’ın kendilerine yüklediği Misyon üzeredirler.

Günümüzde; Irak’ta, Suriye’de yaşayan Türkler işte bu, atını Fırat nehrinde sulayan, Ortadoğu Coğrafyasını vatan yapan, Türklerin torunlarıdır. Saddamlar, Esadlar ve çekilen ıstıraplar geçicidir.

İşte, yine, insanlık ve İslam alemi bunalım içinde,

Bize göre, yine, Türklerin yürüyüşü doğudan başladı. Adriyatik’ten – Çin Seddi’ne kadar; Çekiç ile örs arasında dövülen, Türk milletidir. Hazırlık yapılmalıdır; Hazırlık; zamanadır, yarınadır, Yüce Allah’ın Türk milletine yüklediği misyonadır.

Bu sebeple, nerde bir Türk varsa, nerde “ben Türk’üm” diyen biri varsa, O Türkiye’nin meselesi olmalıdır. Bu sebeple, Suriye bizim “iç meselemizdir” sözü doğrudur.

SURİYE TÜRKLÜĞÜ GERÇEĞİ VE TÜRK DÜNYASI AÇISINDAN ÖNEMİ

Konunun iyi ve doğru anlaşılabilmesi için öncelikle tarihi ve coğraf olarak meselenin bütününü, çerçevesini tespit etmek gerekir.

Irak, Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan kısaca Türkiye’nin güneyinde kalan bölge birçok yönüyle birlikte değerlendirilmelidir.

Coğrafi, siyasi ve tarihi olarak buraya Merkezi Ortadoğu diyebiliriz. Bu bölge bilinen tarihin tüm dönemlerinde aynı kaderi paylaşmıştır. Aslında adı geçen devletler I. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan suni devletlerdir. Tarihi dayanağı olmayan, milleti olmayan, sınırları içinde yaşayan halkların çoğunluğuna dayanmayan kısacası, azınlıkların gayri meşru yollarla işbaşına gelerek yönettiği antidemokratik devletlerdir. Temel vasıfları meşruiyetleri olmayan yönetimlerdir. Dolayısıyla konuyu bölge bazında ele almak daha doğru olacaktır.

ORTADOĞU TÜRKLÜĞÜ; daha doğru ve özellikle dış politika açısından da faydalı bir tanımlamadır.

Ortadoğu Türklüğünün sınırları;

Tarihi olarak; Türklerin Ortadoğu’da, İslam devleti bünyesinde Mevali-Gilman olarak görüldüğü 8. Asrın ilk yıllarından sonra 865 de Mısır’da Tolunoğlu Beyliğinden başlayarak I. Dünya Savaşı sonuna kadar süren kesintisiz sürekli Türk hakimiyet dönemidir.

Coğrafi sınırlar olarak ta bu siyasi hakimiyetin hüküm sürdüğü tüm İslam coğrafyasıdır; Kuzey Afrika, Mısır, Sudan, Arabistan, Basra Körfezi, Irak, Suriye, Filistin’i alabiliriz.

Bu coğrafyada Türkler bin yıldan daha fazla bir süre güçlü devletler kurarak, bölgenin siyasi birliğini devam ettirmişler; bölgede yaşayan tüm halklara huzur ve mutluluk vermişlerdir. Bölgeyi; Bölge dışı güçlere karşı 1000 yıl büyük fedakârlıklarla korumuşlardır. Haçlı seferlerine, Moğol ve Timur ordularına, daha sonra, İngiliz ve Fransızlara karşı Ortadoğu’da İslam adına siyasi birliği devam ettirmişlerdir. Ayrıca; İslam dininin içine düştüğü bir takım din dışı cereyanlara karşı ısrarla Sünni akaidini savunarak İslam dininde; daha önce Hıristiyanlık ve Musevilikte yaşanan muhtemel sapkınlıklara engel olmuşlar.

Kısacası; Ortadoğu’da ve tüm İslam dünyasında Türkler, Kurtarıcılar Ordusu ve Dinin Koruyucusu görevini üstlenmişler ve bunu başarı ile yapmışlardır.

I. Dünya Savaşı sonrasında Türklerin bölgede siyasi hakimiyetinin sona ermesi ile Ortadoğu ve tüm İslam Coğrafyasında çatışmalar ve savaşlar yaşanır ve önlenemez bir duruma gelmiştir.

Ortadoğu’da; artık kardeş kardeşi boğazlamaktadır. Sürekli çatışmalar ve savaş vardır, bölge dışı güçler artık bölgede hakim güçtür. Komünist ideoloji ile İslam devleti yönettiğini zanneden meczuplar sahnededir. İslam artık uluslararası terörün kaynağı olmakla suçlanmaktadır. Adaletsizlikler, zulüm, şiddet ve onursuzluk Ortadoğu’da günlük hayattır. İslam’ın iffeti; artık Ortadoğu’da, Siyonizm’in, Komünizm’in ve emperyalizmin insafına terk edilmiştir.

ORTADOĞU; (7)

Tarihi, coğrafi ve zaman bütünlüğü içinde Ortadoğu olgusunu, Ortadoğu’nun jeopolitik değerini, meselenin çerçevesi yapmalıyız ve bölgede yaşayan Türkleri bu çerçevede değerlendirmeliyiz.

Yeni bir yüzyılın tanzim edildiği günümüzde, Çin Seddi’nden Adriyatik sahillerine kadar bağımsız devlet ve toplulukları ile geçmişinin ve misyonunun şuurunda büyük TÜRK DÜNYASI, Yüce Allah’ın bir lütfu olarak, devlerin çatıştığı Ortadoğu bölgesinin merkezinde olmakla çok önemli bir avantaj yakalamış bulunmaktadır.

Bu gün yaşananları anlayabilmek için Ortadoğu gerçeğini göz ardı etmemiz mümkün değildir.

Ortadoğu gerçeğini iyi bilen gazeteci-yazar Cengiz Çandar’ın Ortadoğu’daki Atomizasyonu anlatan bir yazısında bu durumu şöyle anlatmaktadır;

“Ortadoğu bölgesinin parçalanmışlığı dış güçlerin çıkarları gereğidir. Dış güçler bu bölgedeki çıkarlarını çok sayıda devletçikler kurdurarak ve kurdukları devletlerin başına da azınlıkları geçirerek alabilmişlerdir. Ayrıca azınlık temeli üzerinde bölgenin parçalanması İsrail’in de stratejisidir. Bölgede batının temsilcisi olarak bulunan ve kendisi de bir azınlığın devleti olan İsrail, bölgede hegemonya kurabilmek için, Ortadoğu’nun parçalanmasından yana stratejiler geliştirmiştir. Dış güçlerin Ortadoğu hakkındaki stratejik niyetleri bu kadar açıktır. Süper devletlerin kendi aralarındaki çekişme de azınlıklar kozunu birbirlerine karşı oynanmasına yol açmaktadır. Ancak, bölgenin değişmeyen gerçeği, Ortadoğu’nun kendi dışındaki güçler için bir çıkmaz olduğudur. 21. Yüzyılın yeni Haçlıları da 60 yıl içinde tıkanıp kalmışlardır. (Ortadoğu çıkmazı – Cengiz Çandar, 1983 Seçkin Yayıncılık)

Bu gün II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan siyasi sınırlar artık korunamaz olmuştur.

Özellikle gelişmiş ülkelerin enerji ve hammadde kaynaklarına olan ihtiyacının hızla artacağı 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, artık tüm Ortadoğu coğrafyasında her şey önem taşıyacaktır.

SURİYE TÜRKLÜĞÜ TARİHİ

Ön Asya’ya Türk göçlerinin başlangıç tarihi çok kesin bilinmemektedir. Muhtemelen İslam ordularının Orta Asya’ya ulaştığı tarihten itibaren Oğuz Boylarının akıncıları Irak ve Suriye'de görünmeye başladılar. İslam halifeliğinin Bağdat'a taşındığı 750 yılından sonra, Abbasi Halifesi saraylarında Türk komutan ve askerlerinin sayıları ve etkileri hızla artmaya başladı. O tarihte kurulan Samarra şehrinin Orta Asyalı Türk kökenli askerler ve ailelerinin iskanı için kurulduğu bilinmektedir.

9. yüzyılın başlarından itibaren İslam Devletinde Türk yöneticilerin, valilerin görev yaptığını, zayıflayan merkezi idarenin adına mesela Mısır'da Tolunoğulları'nın takiben İhsidoğulları'nın kendi adlarına hanedan kurarak, “BEYLİK” yaptıklarını biliyoruz. Mısır tarihinde 868 yılından 969 yılına yani Şii Fatimilere kadar Türk beylikleri dönemi olarak geçmektedir. Biz de, Ortadoğu'daki Türk hakimiyet tarihi başlangıcını bu tarihler olarak alabiliriz.

Orta Asya'dan Ön Asya'ya büyük kitleler halinde Türk göçleri; Selçuklukların 1040 tarihindeki Dandanakan Zaferi sonrasında olmuştur. Anadolu ve Suriye hızla Türkleşmiştir. 1071 Malazgirt Zaferini takip eden 10 yıl içinde, Kutalmış oğlu Süleyman Şah tüm Anadolu’yu Bizanslılardan fethederek Anadolu Selçuklu Devletini kurmuştur. 1087 yılında İZNİK şehri Bizanslılardan alınarak kurulan Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti olarak ilan edildişği 1087 yılından itibaren Avrupa devletleri ve Hıristiyan dünya için Anadolu’yu işgal eden milletin adı TÜRK MİLLETİ’DİR ve Anadolu’nun adı da artık TÜRKİYE’DİR.

Melik Şahın kardeşi Tutuş Bey de Şam'a kadar tüm Suriye'yi Şii Fatimi'lerin hakimiyetinden kurtararak Suriye Selçuklu Devletini kurmuştur. Aslında Suriye'de daha 1063 yılında Atsız ve Kurlu Beyler, 3000 çadırlık oymakları ile Filistin'deki Remle şehrini zaptederek geleceğin habercisi olmuşlardır. O tarihlerde İslam Alemi birçok mezhep ve fırkanın kanlı kavgaları ile anarşi dönemi yaşamaktadır. Kuzeyde Bizans’ın yoğun baskısı vardır. Bir kurtarıcı beklenmektedir.

İslam’ı, kendi kültür unsurları ile yorumlayıp, samimi olarak benimseyen Oğuzlar, hızla hareket ederek kısa sürede Ortadoğu’yu yurt edinmişler ve İslam’a sahip çıkmışlardır.

Türklerin Ortadoğu’ya yerleşmeleri, Hıristiyan Batı Dünyası'nın tarihi ümit ve heveslerini bitirmiştir. 17. yüzyılda artık Tüm Ortadoğu, Osmanlı'ların hakimiyetindedir. Orta Asya'dan Fas’a kadar, Kırım’dan Sudan’a kadar İslam coğrafyasıdır. Bu coğrafyaya, Batı, ancak 1000 yıl sonra tekrar dönebilmiş; 1948’de İsrail Devletini monte etmiştir. Bölgedeki Türk Hakimiyetini, ancak Ortadoğu bütünlüğünü bin parçaya bölerek bitirebilmiştir. Artık İslam coğrafyasında anarşi vardır, kan, gözyaşı ve çile vardır. Kardeş-kardeşi boğazlamaktadır. Ve Türkler yeniden beklenmektedir. (İnşallah)

XI. yüzyılda Suriye’deki Türkmen yerleşimi kuzeyden iki koldan başladı. Birincisi, Lazkiye güneyinden Trablusşam ve Lübnan dağlarına doğru, diğeri ise, Halep, Asi Nehri vadisinden Hama-Humus-Şam’a ve Filistin’e doğru olmuştur. Anadolu ve Suriye’deki Türk Devletlerinin hakimiyetleri, Doğudan gelen Moğollar ve batıdan gelen Haçlı orduları ile zayıfladığı dönemlerde; Anadolu’dan Suriye'ye, bazen de Suriye'den Anadolu'ya devamlı Türkmen göçleri olmuştur; 1243 Kösedağ bozgunu sonrasında 40.000 çadırlık Türkmen boyu Anadolu’dan Suriye’nin muhtelif yerlerine göç etmiştir. 1337’de İlhanlı Sultanı Ebul Said Bahadır Han’ın ölümü ile de Türkiye’den gelenler tekrar geri dönerek Elbistan yöresinde Dulkadiroğlu Beyliği’ni kurmuşlardır.

Tarihçi Prof. Dr. Mustafa Kafalı; Suriye’ye yerleşen Oğuz Boylarının isimlerini, yerleşim bölgelerini, Suriye ile Anadolu arasındaki nüfus hareketlerini ve bugünkü köy ve kasaba isimlerini kaynakları tarayarak ve saha çalışması yaparak tespit etmiştir. Bu konuda en detaylı ilmi çalışma hocamızındır. Günümüzde yerleşim yerlerinde bazı değişiklikler olmasına rağmen hocanın makalesinin bu kısmını olduğu gibi yazımıza alıyorum.(9)

“SURİYE’YE YERLEŞEN OĞUZ BOYLARI:

I- BOZOKLAR; Bozoklar Amik Ovasından itibaren doğuya doğru Halep bölgesinde ve buradan da Asi ırmağı vadisi boyunca Şam bölgesine kadar yaygındır. Bozoklu Türkmenler içinde en mühimleri Bayat, Afşar, Beğdili ve Döğer Boyuna mensup olan oymaklar yer almaktaydı.

II- ÜÇOKLAR; Üçoklar ise Amik Ovasından güneye doğru Lazkiye ve Trablusşam istikametinde Ensariye Dağlarının batısında meskun idiler. Bunların en meşhurları Yüreğir, Yıva, Kınık, Bayındır, Salur ve Eymür boylarına bağlı oymaklardır.

Kaynaklarda Suriye’nin kuzeyinde oturan Türkmenlere “Halep’li Türkmenler” güneyinde oturanlarına ise “Şam’lı Türkmenler” denmektedir. XVI. yüzyılda varlıklarını gösteren Dulkadirli Türkmenleri, Kuzey Suriye’de oturan Bayatlarla, Akkoyunlular Bayındır boyuyla, Karakoyunlular Yıva boyuyla, Ramazanoğulları Yüreğir boyu ile doğrudan doğruya alakalıdırlar. Bundan başka Köpekli, Gündüzlü ve Kut-Beğliler Afşar boyuna, İnallular Beğdili boyuna, Bozcalılar, Pehlivanlılar ve Reyhanlılar Bayat boyuna bağlı Halepli Türkmenlerinden idiler. 1402 yılında Ankara Muhaberesini kazanan Timur, Anadolu’dan ayrılırken, 1243 yılından sonra Anadolu’ya yerleşen Kara Tatarları Türkistan’a geri götürünce, Halep Türkmenleri yurtlarını muhafaza ettikleri halde, güney Suriye’de oturan Şam Bayadi başta olmak üzere Şam Türkmenleri umumiyetle Kuzeye ve İç Anadolu’ya tekrar dönmüşlerdi. XV. yüzyılda Yıva boyuna bağlı oymaklar ile Akça-Koyunlu ve Akçalı Türkmenlerini artık kuzey Suriye veya Anadolu’da görmekteyiz. XV. yüzyılın sonu ve XVI. yüzyılın başlarında Halepli Türkmenleri arasında Boz-Ulus bakiyesi Harbendelü, Acurlu, Bahadırlü, Hacılu, Karkın, Kızık, Peçenek, Kınık, Döğer boy ve oymaklarına bağlı unsurlar da bulunmaktaydı.

XVII. Yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğunun Anadolu bölümünde, Celali hareketlerinin gelişmeğe başlaması üzerine, birçok köy ve kasabalar, harabe haline gelmişti. Aynı şekilde Halep’in kuzeyindeki Azez, Bab ve Münbiç’e bağlı bazı köyler ile Şanlıurfa vilayetinin güneyindeki Harran ve Culab Havzası ile Fırat Irmağına dökülen Belih Irmağı Boyu ve Fırat Boyundaki Balis ve Rakka bölgeleri yer yer bu tahribattan zarar görmüştür. Bu bölgedeki Celalilerin en büyüğü 1603-1607 yılları arasında Antep ile Halep arasındaki havaliye hükmeden Canpolatoğludur. Bilahara üzerine ordu gönderilerek bertaraf edilmiştir. XVII. asrın ortalarında Arabistanın Necid bölgesinden gelen Şammar Arap Aşireti, Suriye Çölüne hakim olduktan sonra Kuzey Suriye’deki Türkmen köylerine de baskınlarda bulunarak tahribat yapmaya başladılar. Şammar Aşiretini takiben 20 sene sonra diğer bir Arap aşireti olan Anazeler bu bölgeye geldiler. Şammar aşireti, Anezelerin baskısına dayanamayarak Fırat Irmağının doğu tarafına geçtiler. Şammarların yerine hakim olan Aneze aşireti ise Halep’e kadar bütün Suriye Çölüne hakimiyetleri altına aldılar. Önce Şammar sonra da Aneze aşiretlerinin bu yerleşme hareketleri her şeye rağmen Türkmenlerin iskan sahasına nüfüz etme kudretini gösterememiştir. Ancak Halep hattının kuzeyinde kalan Azez, Bab, Münbiç ve Harrana bağlı bir çok Türkmen köyü ile ve bilhassa Fırat boyundaki Balis bölgesi Şanlıurfa’nın güneyindeki Cula havzası ve Fırata dökülen Belih Irmağı boyundaki Türkmen köyleri yer yer bu mücadele neticesinde tahribata uğramıştı. Bu durum üzerine XVII. yüzyıl sonralarında, nüfusu yer yer eksilen bu bölgeye, kuzeye çıkmış olan Halebli Türkmenlerinden bir kısım oymaklar ile Yeni-İl Türkmenlerine bağlı bütün Beğdili obaları ve Boz-Ulus Türkmenlerinden bazı topluluklar Harran ve Akça-Kale’den itibaren güneye doğru Culab ve Belih ırmakları boyunca Rakkaya kadar iskan EDİLDİLER. Bu meyanda, Sivas ve Amasya bölgesinde oturan Uluğ-Yörük cemaatinden İl-Beğli oymağı Münbiç merkez olmak üzere bütün çevre köylerine ve Kilis istikametinde yerleştirildiler, İl-Beğlilerin bir kısmı ise Amasya tarafında kalmıştı. Sivas Malatya arasındaki Yeni-İl Türkmenlerinden Beğ-Diliye bağlı oymaklarından başka Akça-Koyunlu (Musacılı-Musa hacılı), Ceritlerin bir kolu olan Barak oymağı, İmanlı Afşarı, Çimenli Oymağı, Karkın ve Vepni boylarına bağlı bazı topluluklar ile Boz-Ulus’tan İzzedinli, Köçekli, İnallı, Acurlu, Hamza-Hacılı, Ak-Başlı, Kızıl-Koyunlu ve Kırıntılı oymaklar iskana tabii tutulanlar meydanındadır. Yalnız Rakka ve Balis ile Belih’in Fırat’a katıldığı bölgeler, çöl ikliminin hakim olduğu, sıcak ve kurak rüzgarların kavurduğu sahalar olduğu için Türkmenlerin yerleşmesine uygun değildi. Aynı zamanda çöle hakim olan Suriye tarafındaki Anezeler ve Irak tarafındaki Şammarlar ile de devamlı surette mücadele etmek mecburiyetinde kalıyorlardı. Dolayısıyle Rakka bölgesindeki bu Türkmenler ağır ağır hicret ederek, Azez, Bab, Münbiç, Carablus, Çobanbey ve Gaziantep’in güneyinde oturan diğer Türkmen kardeşlerinin yanına iltihak ettiler. Zira bu bölge deniz seviyesinden yüksek yayla mesafesinde olan ve Türk hayat şartlarına elverişli karakterdeki, Gaziantep ovasının Halep’e kadar uzanan devamı mahiyetindeki yerlerdi. Yani çöl ikliminin tesiri dışındaki sahalardı. Bu şekilde devam eden hareket neticesinde XIX. yüzyılda Rakka bölgesi, yerleştirilen Türkmenlerin terk ettiği bir saha durumuna gelmişti. Bunun üzerine bu yüzyılın 2. yarısında Toroslar üzerinde ve Uzun Yaylada oturan Afşar oymakları buralara zorla iskan edilmişlerse de halen Afşarlar arasında acı hatıralar halinde nakledilen destani parçalardan anlaşıldığına göre; Yayla havasına alışkın olan bu oymaklar, alışkın olamadıkları çöl ikliminden ve hastalıklarından nüfus kırılmasına duçar kalmışlardı. Neticede onlarda bir önceki Türkmen oymakları gibi daha kuzeye gitmişlerdi.

Suriye, Osmanlı hakimiyetine girdiği 1516 yılından 1918 yılına kadar 400 seneden fazla bir zaman kuzeyde Halep ve güneyde Şam olmak üzere, merkeze bağlı iki vilayet halinde idare edilmiştir. Bu iki vilayetten Şam, esas itibariyle Arap nüfusunun iskan sahası olduğu halde, Halep vilayeti nüfus bakımından kahir ekseriyeti Türk vilayeti durumunda idi. Kahramanmaraş, Gaziantep, İskenderun, Antakya, Şanlıurfa ve Rakka, Halep vilayetinin sancakları idi. Bu sancaklardan ancak Rakka bölgesinde XIX. yüzyıldan sonra Türk nüfus iskanı zayıfladıktan sonra Arap nüfusu onun yerine kaim olmuştur. Dolayısıyla asgari bir tahminle Halep; merkezi de dahil olmak üzere ’in üzerinde Türk nüfusun yaşadığı bir bölge durumunda idi. 1918 yılında Türk kuvvetlerinin Halep’in kuzeyine çekilmesini takip eden hadiseler ve 1950 yılında Fransızlar ile yapılan hudut anlaşması Halep vilayetini ikiye böler şekilde olmuştur.

TÜRKMENLERİN BUGÜNKÜ YERLEŞİM BİRİMLERİNİN İSİMLERİ;

Her ne kadar söylediğimiz üzere, 1939’da Hatay vilayeti Türkiye’ye ilhak edilmişse de halihazırda Suriye’de bilhassa Hatay vilayeti ile Gaziantep vilayetimizin Suriye’ye komşu olan bölgelerinde kesiksiz olarak yüzlerce Türk köyü Suriye tarafında kalmıştır. Bunlardan 1. grubun Bayır ve Bucak Türkmenleri olduğunu söylemiştik. Bugün Lazkiye vilayetine bağlı olan Bayır-Bucak bölgesi kamilen Türk köyleri ile meskundur. Yalnız Antakya’nın Yayladağı hududuna komşu olan Keseb nahiyesi ile buna bağlı olan Çınarcık, İki-Oluk, Karaduran, Kabacık, Eskiören ve Düz-Ağaç köylerinde sonradan buraya yerleştirilmiş olan Ermeni nüfusa da rastlanır. Fakat bunlar yekün teşkil etmezler. Bu köyler isimlerinden de anlaşıldığı üzere, eski Türk köyleri olmalarına rağmen Fransız idaresi döneminde Ermenilerin adı geçen köylere yerleştirildikleri anlaşılıyor. Hemen bu köyleri takiben güneye doğru sahil tarafından Bucak nahiyesi köyleri, içeri kısımda da Bayır nahiyesi köyleri Uluçay’a (Nehr ül Kebir) kadar uzanır. Uluçay, Yayladağ yakınlarından çıkarak, Lazkiye yakınlarından Akdeniz’e dökülen, bu bölgenin mühim ırmaklarındandır. Bucak nahiyesine bağlı Türkmen köyleri, Lazkiye’nin kuzeyinden denize dökülen Arap Çayına (Nehr ül Arab) kadar devam ederler.

Bucak bölgesindeki Türk köyleri, bizim hududumuza yakın Güvercinkaya Burnu ve Kara-duman Dağının sahil tarafından ve güneyinde yer alan Bodur-su köyü ile başlar. Buna yakın olan Himmetli ve Kızıllı köyleri iç tarafta ise Bohça-Ağız, Fakı-Hasan köyleri ile devam eder. Yine sahilde Alaca-Burnu tarafında Alaca, Karakol-Köyü, Gümüş-Hort yer alır. Alaca bölgesinin güneyinde Akdeniz’e dökülen Kandil deresi ile Akdeniz sahili arasındaki köyler ”İsa-Beğli köyleri” adı ile anılır. Bu köyler şunlardır: İsa-Beğli, Kara-Mustafa, Büyükpınar, Çiçekliyazı, Sazak, Bozoğlan, Ağtaş, Zeytuncuk, Kaynarca, Karakoca, Kızanlı, Turunç, Kırcaali, Kığır ve Damat köyü. Adı geçen köylerde, İsa-Beğli adını alan Türkmen teşekkülünün yerleşme sahalarıdır. Kandil deresi ile daha güneydeki Arap Çay’a kadar uzanan sahada sahile yakın olan Eski Kulluk, Dik Ağa, Çapıtlı, Sulayıb ve Burç (Burç-ı İslam) köyleri bu bölgenin güneyinde kalan en son Türkmen köyleridir. Bucak nahiyesinin merkezi Kandil deresinin doğusunda kalan Saray köyüdür. Saray köyün kuzeyinde yer alan Bucak köyleri: Gergil, Karabucak, Şeyh-Veli, Kantara, Mılıklı, Kisecik, Çardaklı, Yumurcak, Gökdağ, Mülk Kepir, Kulplu-Seki, Karamanlı, Külahlı,Halitli, Çangaralı, Çalkamalı, Filikli, Kerengül, Karaca, Türkmenli köyleridir. Saray-Köyün batısında Çamurlu, Camuz, Baskın, Kıraç, Parmaksız, İskenderli, Zimzif ve Bostancı köyleri bulunur. Yine Saray-Köy’ün güneyindeki köyler: Meydancık, Avanlık, Acramli, Bel-Veren, çukur-Veren, Zahre-Veren, Kandilcik, Hamam, Beyti-Nasir, Kara-Cücük, Molla-Mahmutlu, Kızılcura, Yalnızçam, Mülek, Büyük Kızılcura, Yasancık, Kır Esat, Deli Köy, Küçük Kırca Ali, Kastel ve Seğirt Ali köyleridir. Bucak nahiyesinin güneyindeki Behluliye nahiyesine bağlı Hırbet Türk, Hırtes Türk köyleri yine bu köylerin devamı durumundadır. Saray Köyün batısında ise Şeren, Elmalı, Ayvalı, Muran ve Emlik köyleri yer alır.

Bucak nahiyesinin doğusunda Bayır nahiyesi yer alır. Bayır nahiyesindeki Türkmen köyleri, Uluçay hudutlarına kadar uzanır. Bu nahiyenin merkezi Gebelli’dir. Gebelli’nin kuzeyinde Türk hududuna doğru uzanan köyler Türkiye tarafındaki Yayladağ kazasının köylerinin devamıdır. Bu köyler sırasıyla; Kara Kise, Moruklu, Kepir, Salmur, Kara-Pınar, Salur, Yamadı, Zeytuncuk, Dağdağan, Dere-Yurt, Ablaklı, Dervişli, Çukurcak, Kulcuk, Kapaklı, Nisibin, Çanacık, Cuvalık, Kaya, Hıdan, Saldıran, Karaca Ağız, Kara Ahmet, İsa Pınar, Ilıcak, Aşağı Karamanlı, Yukarı Karamanlı ve kör Ali köyleridir. Gebelli’nin doğusunda bulunan ve Uluçaya doğru uzanan köyler ise sırasıyla: Kara Ağıl, Kuruca, Başaran, Züveyli, Hanköy, Kazancık, Mağara, Deberli, Ağaca Bayır, Keles, Şeren, Aynül Hamam, Şahvuran köyleridir. Gebelli’nin güneyindeki köyler ise, Mağara, Dere, Gündeşli, Kapaklı, Hanbektaş, Hıbıtlı, Kasap, Nisibin, Colturman, Dırahdlı, Ayvalık, Durmuşlu ve Çanlı (Gımam) köyleridir. Bayır nahiyesinin batısında kuzeyde Kızıldağ’dan çıkarak kuzey güney istikametinde akıp, güneyde Uluçay’a katılan Kızılçay, Bayır ve Bucak bölgelerini ikiye ayırır. Bucak bölgesi daha ziyade ovalık ve düzlükleri, Bayır bölgesi ise ismine uygun olarak yüksek tepeleri ve yaylaları ihtiva eder. Umum olarak isimlerinden de anlaşılacağı üzere bu bölge tamamen Türkmen nüfusla meskundur. Bayır ve Bucaklı Türkmenlerden vilayet merkezi olan Lazkiye şehrine yerleşenler de vardır. Bu gün nüfusu 100 bine yaklaşan Lazkiye şehrinde 15 bin kadar Bayır ve Bucaklı Türk yaşamaktadır.

Kuzey Suriye’de bulunan diğer grup Türkmen köylerinin Halep’in kuzeyinde yer aldığını söylemiştik. Bu köyler Hatay vilayetimizin doğusunda ve Gaziantep vilayetimizin güneyinde bulunan köylerimizin Suriye’de devam eden uzantısı durumundadır. Bu köylerin en batıda bulunanlar Gaziantep vilayetimizden çıkarak Kilisin batısında Arslanlı Suyu, Deli Çay ve Sabuncu Suyu ile birleşerek kuzey-güney istikametinde akan Afrin Suyu’nun batısında kalan, Havar dağı ve Kurtdağı bölgesinde bulunan Türkmen köyleridir. Afrin suyu Suriye topraklarına girdikten sonra Halep’in batısında bulunan Saman dağlarının doğuda, Havar ve Kurtdağını batıda bırakmak üzere güneye doğru akarken Havar Dağı bölgesinde İnce-Su ve Ok deresi daha aşağı bölgede de Kurt dağından doğan Çerçi deresi ile birleşir ve batıya doğru dönüş yaparak Reyhanlı’nın kuzeyinde Hatay topraklarına girer ve Amik gölüne dökülür.

Afrin suyu ile Türk hududu arasındaki bu bölgede pek çok Türkmen köyü mevcuttur. Bu bölgenin kuzeyindeki Havar Dağı ile Güneyindeki Kurt dağı arasındaki Ok deresi vadisi boyunca, hududumuzda bulunan Meydan-ı Ekbez’den Suriye’ye giren Haleb demir yolu geçer ve bu bölgeyi iki kısıma ayırır. Kuzeydeki Havar Dağı bölgesi, umumiyetle Türkmen aşiret köyleridir. Afrin Irmağına katılan İncesu Irmağı, Havar Dağı bölgesini doğu ve batı olmak üzere iki bölüme ayırır. İnce Su’yun batısında hududumuzdaki meydan-ı Ekbez’den itibaren, güneye doğru Deli Osman, Bindirek, Velidli, Deli Oğlan, Güvende, Tepeköy, Koruköy, Pullu, Sokallı, Atamanlı, Aliviran, Firfirik, Meydanlıoba, Alemdar, Çakmak, Küçüksokalı Öksüzlü, Göbek köyü, Dağ Obası, Şeyler Obası, Dik Obası ve Mağara köyleri uzanır. İnce Su ırmağının doğusunda Gaziantep hududundan güneye doğru Bülbül, Bali Köy, Beğ Obası, Mahmut Oba, Kale Köy, Ziyaret Köy, Serenci, Orta Oba, Aşağı Oba, Salkaya, Ali Beğ, Karışık, Konak, Hıdırlı, Çolaklı, Sağır Oba, Kuru Göl, Kaş Uzadı, Bebe Uşadı, Kurt Uşatı, Alkanlı, Duraklı, Alıcı, Kızılbaş, Küçük Kargın (Derviş Köyü), Belen, Naz Uşağı, Meydanlık, Çorbacıoğlu ve Anbarlı köyleridir. Ok Deresinin güneyinde kalan Kurt dağı bölgesini Çerçim Deresi kuzey güney istikametinde iki bölgeye ayırır. Bu bölgede bir miktar Kürt köyü var ise de yekün teşkil etmezler.Çerçim deresinin doğusunda kalan ve Türk hududuna doğru olan bölümde, Derviş Oba, Küçük Atamanlı, Kadı Köyü, Mamalı Uşağı, Ömer Uşağı, Sarı Uşak, Kantarlı, Birincilik, Kantara, Mabedii, Çömezli, Al Cura, Hacı Kasımlı, Arslanın Köyü, Satı Uşağı, Kışla Köy, Selçik, Çakallı, Şeyh Çakallı ve İn Kale Türkmen Köyleri bulunmaktadır.

Çerçim deresinin doğusunda ise; Aşağı Kışla, Dar Güney, Su Başı, Çolaklar, Kara Baş, Büyük Çakallı, Hacı Hasanlı, Aşağı Çobanlı, Tatar Hanlı, Karan Köy, Kocaman, Şeyh Abdurrahman Gazi, Gümüş Burç, Yaha Goz, Hacdar, Aceli, Hacı İskender köyleri uzanır.

Cebeli Seman’ın doğusunda ve Afrin Suyu vadisindeki Türkmen köyleri, kuzeyden güneye doğru sırayla şöyledir: Kurt Kulağı, Kara Kurt Kulağı, Kara Tepe, Kersen Taş (Nahiye Merkezi), Masut, Burç Gaziler, Çadır Köy, İskan Köy, Celeme, Eski Celeme, Göl Bayılı, Yukarı Divan, Molla Halil ve Atma köyü.

Kilis kazasının güneyinde Suriye tarafında kalan Azez kazasına bağlı Türkmen köyleri batıdan doğuya doğru yine aynı şekilde kesintisiz devam eder. Azez kazası ile Afrin suyu arasında kalan Türkmen köyleri şunlardır: İki Dam, Dam, Kuzuncu Pınar, Arpa Veren, Dikme Taş, Kozcu pınarı, Umranlı, Büyük Kargın, Ali Beyli, Çimenli, Direkli, Aşağı Dam, Kastal, Ziyaret, Katma, Metinli ve Ali köyüdür.

Azezin doğusundaki köyler ise: Sucu, Kefer, Parça, Kefersuç, İğde, Havar, Hacar, Nasmiye, Telbattal, Kısacık, Telşahin, Çeke, Dudan, Kuru Mezra, Bağ dili, Karaköprü, Yeniyapan, Mırgıl, Şamandıra, Savran, Tuğlu, Kızıl Mezra, Barak, Kefer, Kani, Tel Hüseyin, Yelbabal, El Beğli, Yahnil ile Defterdar köyleridir.

Azezin güneyinde kalan Taşlı, Horbil ve Başköy ise Halep’e bağlıdırlar. Bab Kazası Haleb’in kuzeydoğusunda yer alır. Gaziantep hududumuzdaki El Beğli nahiyesinin Suriye’de karşılığı Çoban Beğ nahiyesidir. En kuzeyindeki Çoban Beğ’den başlayarak Güneyde Bab kazasına kadar uzanan Türkmen köyleri sırasıyla şunlardır: Çıldır Apa, Şahin mezrası, Tel Hamur, Kadılı, Karagöz, Zeyyatlı, Kartır, Türkmen Parkı, Sinsile, Haliloğlu, Ziyaret Köyü, Kocaali, Taşkapı, Hacı Veli, Mamalı, Yukarı Kanlı Kuyu, Kuruca Hüyük, Molla Yakup, Ayyaş, Kevsenli, Bozluca, Eda Abat, Sekizler, Kalkım, Zülüf, Kapıviran, Tepeviran, Elçi, Mazıcı, Arapgördük, Hacı Köse, Tepecik, Tarhın, Eşcurum, Sapviran, Kanlıkuyu, Kör Hüyük, Kumru, Ulaşlı, Burgaz, Kendirli, Koç Ali, Kop veren, Surnabat, Mehmet Ağa, Başköy (Nahiye), Acemi, Bayraktar ve Mağa köyleridir.

Münbiç kazasının kuzeyinde bulunan ve hududumuzdaki Akça Koyunlu nahiyesinden Munbiç Kazasına doğru; Öküzöldüren, Karagöz, Manafi solak, Acar, Bo Hüyük, Belveren, Çukurveren, Göllü, Sabuncu, Karayakup, Koyunlu, Karataşlı, Kadılar, Çörten, Baltacı, Eşekçi, Kubbe, Türkmen, Kantara, Mirza Şehid, Memik, Küçük Arap Hasan, Büyük Arap Hasan, Alabak, Mahzenli, Sonbun, Yaşlı, Taşlı, Küyük, Kerpiçli, Çatalviran, Yılanlı, Aşağıçakal, Yukarıçakal, Çoraklı, Akviran, Osman Geldi, Küçük Medene, Büyük Medene, Şeyh Yahya, Beğveren, Ballı, Ziyarat, Camuz, Viran, Demdenoğlu, Nafak, Helyağcı, Bozçeyik ziyareti (Bölge Türkmenleri arasında çok itibar gören bir ziyaretgahın bulunduğu bir köydür), Aşağı Kuru Dere, Orta Kuru Dere, Yukarı Kuru Dere köyleri yer alır.

Münbiç kazasının güneyinde ise, İsmail Efendi Ömer Bey, Akçukur, Yalnızdan, Küçükköy, Öküzgöze, Katma, Sıçan,Kazıklı, Çene, Küçük çene, Elbeğli, Küçük Kara Tepe ve Büyük Kara Tepe Köyleri bulunmaktadır.

Hududumuzdaki Barak nahiyesinden itibaren Türkmen Barak köyleri yine Suriye tarafında devam ederler. Gaziantep topraklarından doğarak Akçakoyunlu yakınlarından hududumuzu terk ederek Suriye topraklarına giren Sacur suyu bir müddet güneydoğu istikametinde seyrederek Avşar bucağı yakınında Fırat nehrine karışır. Türk hududu ile Sacur suyu arasında kalan köyler, umumiyetle Baraklı oymağının yerleştiği köylerdir. Bu bölgede yer alan köyler sırasıyla şunlardır; Cerablus (nahiye), Aşağı Cerablus, Harbül Ceman, Teklicek, Döğünük, Karakuyu, Kındıra, Taşatan, Aşağı Talşatan, Çimenli, Yusuf Bey, Kuru Hüyük, Bulduk, Şeyh Ahmetli, Akpınar, Küçük Deliz, Büyük Deliz, Tatlı kuyu, Kösecik, Bel Mağara, Kırk Mağara, Balaban, Topar, Dedet, Tookar Selami ve Bir Atadır.

Sacur Suyunun güneyinde ise Avşar bucağı, Küçük Hamam, Büyük Hamam, Tavşan, Keçici, Köpekli Kuyusu, Küçük Yılanlı, Büyük Yılanlı, Kersen, Domuzlu, Mağara, Kara Sofu, Küçük Merkez, Kara Seki, Yusuf Paşa Kışlası, Keçili Kuyu,Nafi Paşa Bahçesi, Küçük Sandal, Büyük Sandak, Şaşı Köy Yukarı Uçkuna, Aşağı Uçkuna, Orta Uçkuna Köyleri yer alır.

Bu bölge Türkmen köyleri Fırat nehrinin doğu tarafında devam eder. Şanlıurfa vilayetine bağlı hududumuzda bulunan mürşit pınarı, nahiyesi ile Akça Kale kazasının güneyine isabet eden bu köylerin en doğudaki hududu Belih ırmağına kadar uzanır. Bu bölgede yer alan köyler sırasıyla; Zor Mağara, Kuran Hacı İsmail, Kara Kuyu, Doğlu Dağ, Çevrik, Yedi Kuyu, Kör Pınar, Alişar, Kopuz, Boztepe, Kertik, Karakılıç, Arslantaş, Köpeksatan, Askan Harap Beğ, Çelik, Yukarı Taşlık, Aşağı Taşlık, Kankara, Tepe Viran, Uzun Domuz, Domuz, Pendir, Göbelik, Avhan, Derindur, Seyf Ali, Yeni Yapan, Yukarı Şeyhler, Aşağı Şeyhler, Ilıcak, Kur İni, Boyrazoğlu, Kumluk, Zırp Kötep, Meydan Halilcik, Çakal Viran, Toraman, Boğaz, Kuyumcu, Kılınçveren, Arslankuyu, Harabe Köy, Kırat, Kirik, Mağara, Geyik, Dede, Kula Kara, Kozak, Fıtık, Bucak, Sariç, Başkuşu, Eğerli ve Göllü köyleridir.”

1973 yılında TÖRE DERGİSİ’NDE yayınlanan bu makalede; Bölgede yerleşen Türk Boylarının isimleri ve tarih içindeki nüfus hareketleri incelenmiştir. Ayrıca bugünkü köy ve kasaba isimleri tespit edilmiştir. Özellikle bu konuda çok değerli bir kaynaktır. Makale incelendiğinde, bugün Kuzey Suriye’nin özellikle batı kısmının yoğun bir Türkmen yerleşim bölgesi olduğu görülmektedir.

Aslında, bölge, Güney-Doğu Anadolu ile birlikte değerlendirilmelidir. Etnik yapı, yaşayış biçimi, maddi ve manevi kültür unsurları, inanç dokusu, coğrafi özellikler olarak bölgenin kuzeyi ile güneyi arasında hiçbir fark yoktur.

Bölgeyi ikiye bölen bugünkü hudutlar sunidir. Akdeniz kıyısındaki Basit Burnundan Musul şehri arasında düz bir hat çizilirse, bu hattın kuzeyi Güneydoğu Anadolu’dur. Kuzey Suriye tabiri doğru değildir.

Suriye; Lübnan Dağlarının doğusu ile Arap Çölü arasındaki bölgedir. Tarih boyunca, Şam çevresi Suriye; Bağdat-Basra çevresi Irak; Kudüs çevresi Filistin, Beyrut çevresi Lübnan, olarak anılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Bölge; Halep, Diyarbakır ve Musul vilayetleri olarak bölünmüştür. Gaziantep, İskenderun, Rakka, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş hep birlikte Halep Vilayetinin sancaklarıdır.

Bölgede kurulan Türk devlet ve beylikleri tamamen Türk nüfus yoğunluğuna dayalı olmuştur. Günümüzde, kendilerini bir başka ırkın mensubu zanneden bölge insanlarının geçmişleri incelendiğinde büyük ihtimalle bir Türk Boyu çıkacaktır. Yaşar Kemal 01.08.1995 tarihli Yeni yüzyıl gazetesinde yayınlanan yazısında bir hatırasını nakletmektedir. “1950 yıllarında Cumhuriyet Gazetesi adına Anadolu muhabiri olarak çalışıyordum. 1865 Kozanoğlu isyanından sonra, söylenildiğine göre 30000 çadırlık Afşar Oymakları Diyarbakır’a sürgüne gönderilerek iskan edilmişti. Kendisi aslında 1920 Balkan göçmeni olan Köprüköy İlkokulu öğretmenine sordum “Nerede bu benim emmioğulları” diye. “Var” dedi. “İstersen gidelim. Bunlar sekiz köy, hiç Kürtçe bilmezler.” Öğretmenle birlikte Büyükkadıköyüne gittik. Büyükçe bir köydü. Köylü hiç Kürtçe bilmiyordu. Sordum, “Siz buraya 30000 çadır geldiniz. Daha çok olmalıydınız. Sekiz köy çok az. Gerisi ne oldu?” Yaşlı bir köylü “Kürt oldu” dedi. “Biz alevi idik, kız alışverişi olmadı, birbirimize karışmadık. Sünni olanlar diğerlerine karıştı” dedi. Bunları Yaşar Kemal yazıyor. Ben de soruyorum; Artükoğulları, Sincaroğulları, Halep Atabeyleri, Şam Atabeyleri, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Dulkadiroğulları, Yüregirler, Karakeçililer ne oldu? Neredeler? Bugün Halep çarşılarında dolaşırsanız, Antep ağzı ile nefis sohbetler dinlersiniz. Bayır-Bucak düğünlerinde Karacaoğlan’dan, Aşık Garip’ten söylenen uzun havalar sizi eski günlere götürecektir.

Dr. Yaşar Kalafat’ın Bayır-Bucak Türkleri Karşılaştırmalı Halk İnançları adlı araştırmasında tespit ettiği gibi Suriye Türklüğü halk inançları açısından Anadolu’dan hiç bir fark göstermemektedir.

SURİYE’DEKİ TÜRK HAKİMİYETİ TARİHİ (10)

Suriye, Tarih boyunca birçok ırk ve kültürün istilasına uğramıştır. Bin yıllar boyunca birçok kültürün karşılaşma ve karışma alanı olarak bölge, eski medeniyetlere yataklık yapmıştır. Bölgenin jeopolitik değeri, bir çok milletin siyasi hakimiyet ideallerinin hem kaynağı hem de hedefi olmuştur. Batı ile Doğu Kuzey ile Güney arasında ki su ve kara yollarının kesişme noktasındaki Ortadoğu bölgesine hükmetmek, Suriye Koridorun da güçlü olmaktan geçmektedir. Bilinen tüm tarih boyunca bu böyle olmuştur. Mısır, İran, Orta Asya, Anadolu, Mezopotamya, Avrupa (Latin Roma) medeniyetlerinin Dünya hakimiyeti savaşları hep bu coğrafyada olmuştur. İlk meydan savaşı ve ilk anlaşma (Kadeş İ.Ö.- 1299), insan topluluklarının yerleşik hayata geçişleri, ilk tarım toplumları, ilk ticaret burada olmuştur. İlk dinler ve semavi dinlerin kaynağı burasıdır. Bölgenin sahip olduğu maddi ve manevi enerji kaynağı günümüzde de ulusların çekişme alanı olarak bölgeyi patlamaya hazır hale getirmiştir.

Günümüzde de bölgenin uluslararası güçlerin çekişme alanı olmasının sebebi, işte bu tarihi zenginlik, manevi güç, jeopolitik özellikler ve enerji kaynaklarına sahip oluşudur.

İ.Ö. III.bin yıldan itibaren bölgeye sürekli göçler olmuştur. Bölgedeki ilk Devlet Ebla İmparatorluğudur. Bu devlet; Doğu'dan gelen Hurri'ler ve Mısır'dan gelen Amurru'ların istilası ile yıkılmıştır. (İ.Ö. 2200 yılları). Bu iki millet ve kültürün çarpışması ve karışması; Kendine özgün özellikleri olan Kenan Kültürünün doğuşuna sebep olmuştur. Daha sonraki tüm istilalar, ve yeni unsurların katılması bu kültürün özelliklerini silememiş aksine zenginleştirmiştir.

Suriye; kuzey ve doğudan; Sümer'lerin, Akad'ların, Hurri'lerin, daha sonra Hitit'lerin, Asurluların, Pers'lerin, Türk'lerin, Moğol'ların, Güneyden Mısırlıların, Batıdan deniz halkları Fenikelilerin, Makedonyalıların, Latin'lerin, istilasına, çekişmelerine ve hakimiyetlerine sahne oldu. Güneyden; Arabistan çöllerinden gelen İsrail oğulları ve Araplar bölge de tutunmaya çalıştılar.

Hz. İsa’nın ve Hıristiyanlığın doğumu öncesi ve sonrasında bölge Romalıların hakimiyeti altındadır. İ.Ö.IV. yüzyılda Makedonyalı İskender'in doğu seferinden başlayarak tüm Ortadoğu, Romalılar ve Bizanslıların hakimiyetinde, İ.S. 7. yüzyıla kadar yaklaşık bin yıl Batılıların ve Hıristiyan'ların hakimiyetinde kalmıştır. Bu dönemde bölge, Romalılar ve Bizanslıların Sasani (Pers) ve Yahudilerle savaşlarına sahne olmuştur. Bölgenin halkı uzun yıllar savaşan, bölge dışı iki yabancının zulmü altında bunalmış bir durumda iken Müslüman Araplara hüsnü kabul göstermiştir. İslamiyet’in yayılması çok hızlı olmuştur. 636 yılında Bizans İmparatorluğu ordularına karşı kazanılan Yarmuk Savaşı sonrası Suriye “Fathi Yasir” kolay bir fetih olmuştur. 661 yılında Şam Valisi Muaviye halifeliğini ilan ederek, İslam Devletinin merkezini Medine’den Kudüs’e taşımıştır.

İslamiyet; Suriye koridorunda yeni bir hercümercin yaşanması sonucunu getirmiştir. İslam’ın insanlığa getirdiği evrensel değerler maalesef, Emevi hanedanın elinde, Arap Milliyetçiliğine dönüşmüştür. Doğuda Horasan ilinde Arap olmayan Müslümanların desteği ile ülkedeki zulüm ve haksızlıklara karşı başkaldıran, H.z. Peygamberin amcası H.z. Abbas'ın torunları 750 yılında Emevi Halifesi Marvan II. yi Zap suyu kenarında yapılan savaşta yenerek Halifeliklerini ilan ettiler. İslam Devletinin merkezini Şam'dan Irak'a (Küfe’ye) taşıdılar. Böylece Suriye yeniden kargaşaya itildi. Al Saffah ”kan dökücü” unvanı ile anılan ilk Abbasi Halifesi Abul Abbas tüm Emevi hanedanını çoluk-çocuk katletti. Abbasi Halifeleri; Orta Asya'dan İspanya-Pirene dağlarına kadar gelişen İslam İmparatorluğunda uzun süre devlet otoritelerini sağlayamadılar. 788’de Fas’ta, 822’de Horasan’da devletin valileri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Halife Al Mut’asım zamanında çoğu paralı askerlerden kurulu Türk Askeri Birlikleri, merkezde ve vilayetlerde devlet adına asayişi sağlamaya çalıştılar. Mısır Valisi olan Türk Tolunoğlu, bağımsızlığını ilan ederek, kendi adına Mısır ve Suriye’de Beylik kurdu. Bu tarihten itibaren Ortadoğu ve Suriye’de Türk hakimiyet asırları başladı. 868 -905 Tolunoğulları ve 935 -969 İhşidoğulları Suriye Müslümanlığını Anadolu’daki Bizanslılara karşı korumaya çalıştılar. Bu dönemde İslam alemi H.z. Ali soyunun kavgasını veren Karmatiler hareketi ile fiziken bölük pörçük oldu. Bir çok şekli ile Şiilik, tüm İslam aleminde günümüze kadar uzanan nifak tohumlarını ekti, anarşiye zemin hazırladı.

977 yılında Şii Fatımiler, Mısır'da kendi halifeliklerini ilan ettiler. Suriye Koridoru yeniden kuzeyde Bizanslıların eline geçti. 890 yılından 1060 yıllarına kadar bölge; şii- batini propagandaları ve terörü ile Bizanslıların yoğun saldırıları altında bunalırken bölge insanları, Diyarbakır taraflarından hızla gelen Selçuklu orduları ve Oğuz Boylarının kurtarıcı kollarına atıldı.1085 yılında tüm Suriye Bizanslılardan ve Şii Fatımilerden temizlenerek Suriye Selçuklu Devleti kuruldu. Anadolu ve Suriye Selçuklu Devletlerinin çok hızlı gelişmesi tüm Hıristiyan Avrupa’yı ayağa kaldırdı. 1092’de Melikşahın ölümü ile Selçuklu İmparatorluğunda, Kutalmış oğlu Süleyman Şahın ölümü ile Anadolu'da, Tutuş Beyin 1095 yılında ölümü ile Suriye’de meydana gelen hanedan kavgaları sonucu; Bölgedeki Türk hakimiyeti Batılı Hıristiyan saldırısını karşılayamadı.

1097’den 14 Ağustos 1291 yılında son frank kalesi Aslis’in teslim olmasına kadar Suriye Haçlıların birçok saldırısına uğradı. Hıristiyan Batının Ortadoğu’ya yeniden hükmetme plan ve gayretlerini engelleyen Türkler olmuştur. Haçlılara karşı Anadolu Selçukluların direnişi bir kahramanlık destanıdır. 1130 yılında Diyarbakır'dan Mısır sınırlarına kadar geniş bir bölgeye yayılan Kudüs Krallığını ve bölgede kurulan diğer frank feodal beyliklerini (Urfa, Klikya ve Trablus) Selçuklu İmparatorluğunun Musul Valisi olan İmadettin Zengi ortadan kaldırmıştır. Halep ve Şam Atabeylikleri dönemi Selahattin Eyyubi'nin Mısır Şii Fatimi Halifeliğini yıkarak Mısır ve Suriye'ye hakim olması ile devam etmiştir. Sonu Mısır Türk Memluk Devleti'ne ulaşan yeni bir Türk hakimiyet dönemi böylece başlamıştır.

Suriye, Batı kökenli bu saldırıyı takiben bu defa doğudan Moğolların saldırılarına uğradı. Tüm Türk dünyasını yangın yerine çeviren Moğollar Suriye’de her defasında Mısır Türk Memlukluları’nın karşı çıkışı ile karşılaştılar.

Suriye 1260 yılından 1516 yılına kadar Mısır Türk Memluk Devleti'nin hakimiyetinde yaşadı.

1516 yılında Mercidabık’da Memluk sultanını yenen Yavuz Sultan Selim Han, Suriye, ve tüm İslam coğrafyasında Osmanlı Türkleri'nin hakimiyet dönemini başlattı.

Bu dönem; 1918 yılına kadar 402 yıl sürdü.

İla-i Kelimatullah için, cihana hükmetme ideali ile Adriyatik’ten-İran’a, Kırım'dan Sudan'a-Fas'a kadar geniş bir coğrafyada, insanların inancına, ırkına karışmadan, adaletle hükmetmek, hele konumuz olan Suriye’de; Hadimül Haremyn olmak tavrı ve kararı; idealin, sorumluluğun, kararın ve tüm devletin yükünü taşımak, çilesini, ıstırabını çekmek tüm Osmanlı coğrafyasında olduğu gibi Suriye'de de TÜRK’ÜN kaderi olmuştur. Devamlı vermiştir, erimiştir.Çekiç ile örs arasında dövülmüştür. İslam’ın emrinde, insanlığın hizmetinde binlerce yıl, binlerce kilometre kare coğrafyada...her şeye rağmen varlığını bugünlere kadar devam ettirmiştir.

Bu halden; şikayet mi edelim, övünelim mi? hayıflanalım mı, şükür mü edelim? bilemiyorum. Ancak bir gerçek var ki Suriye Türklüğü'nün esareti bu dönemin sonrasında başlamıştır.

Osmanlı döneminde; Suriye’de yaşayan Tüm gruplar; Araplar, Dürziler, Hıristiyanlar, Nusayriler sürekli devlete karşı isyanlar ettiler, kargaşa çıkardılar, birbirleri ile boğuştular. Bölgede görevlendirilen valiler ve devlet görevlileri, bu topluluklardan birine dayanarak ve genellikle İngiltere, Fransa, hatta Rusya ile işbirlikleri yaparak Osmanlı Devleti'ne problem olmuşlardır. Bu kargaşanın altında ezilen Türkmen halkı olmuştur. Canberdi Gazali, Dürzi emiri Fahrettin Manoğlu, Halep valisi Canbulatoğlu Ali Paşa, Şeyh Ömer Zahir, Cin Ali Bey, Mısır valisi Kavalalı M. Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa bunlardan bir kaçıdır.

Merkezi otoritenin zayıflaması sonucu;

1797 ‘de Fransızlar, 1882’de İngilizler Mısır’ı işgal ettiler. Tunus, Cezayir, Fas, Libya artık Müstevlilerin elindedir. Fransızlar, Hıristiyan Marunileri, İngilizler Dürzileri destekleyerek Müslümanlara hepsi bir araya gelerek Türklere saldırmaya başladılar. 1856 Islahat Fermanı ile Batılılar artık yeniden Ortadoğu’dadır. Kanlı boğuşmalar yeniden başlamıştır. Lübnan'a Avrupalıların kontrolünde 1860 yılında Muhtariyet verilmiştir. Rahat bir soluk aldığımız II. Abdülhamit döneminin 1909 yılında sona ermesi ile artık, Ortadoğu’da yerli ve yabancı tüm güçler Türklerin üzerine çullandılar. Hedef; Türkleri boğmak ve bin yıldır süren Türk hakimiyetine son vererek, Osmanlı Ortadoğu’sunu paylaşmak. Bu maksat etrafında; toplanan Müslüman Araplar, Dürziler, Nusayriler, Maruniler, Fransızlar, İngilizler, Suriye coğrafyasında artık avını paylaşan çöl sırtlanları gibi bu coğrafyayı tüm farklılıkları ile adaletle yöneten Türklere saldıracaklar ve sonrada birbirlerine saldıracaklar ve sonunda akıttıkları kan kendilerini boğacaktır.

Suriye Türklüğü için Osmanlı asırlarının bugünden geriye dönüp seyri; İnsanı bu duygu ve düşüncelere salmaktadır.

1918 Nablus savaşının İngilizlere karşı kaybedilmesi sonucu Halep şehrinin boşaltılması ile Türk ordusu geriye çekilmiştir. Ancak bin yıldır oralarda yaşayan yerleşik Türkler, geride kalan soydaşlarımız, gidenlerin arkasından bin yıllık bir tarihin ve ilahi bir misyonun sahibi olmanın bedelini çok acı ödeyecek; ıstıraplara gark olacaklardır. Dünkü tebaalarının, narabalarının vahşi saldırılarını, ihanetlerini, kan dökücülüklerini, Medine istasyonu ve Şam tüneli katliamını, Ermeni kırımını, Lübnan dağlarındaki Bekea vadisindeki Durzi vahşetini, Golan tepelerindeki bedevi yağmasını, Bayır-Bucak’taki Nusayri acımasızlığını asla unutmadan, hafızalarına kazıyarak Allah'ın adaletine sığınacak ve mutlaka bir gün Gidenlerin kendilerini hatırlayacağını umarak sabırla ve dirençle yine o topraklarda yaşamaya bu güne kadar devam etmişlerdir.

Geçen 80 yılda, çok şeyler yaşadılar. Birçok şey kaybettiler, hatta dillerini bile, ancak hafızalarını asla, Milliyetlerini asla. Basra Körfezi'nden - Mısır’a Halep’ten Yemen’e kadar bu coğrafyada dolaşırsanız ben Türk’üm, ben Osmanlı'yım diyen ve sizi hasretle kucaklayacak Arapça konuşan, Arap zannedeceğiniz çok sayıda insana rastlayacaksınız. Hicaz’da; Mekke’de, Osmanlı’dan kalan Türk kışlasını ziyaret etmediğimi öğrenen bir Mısırlı Türk nerdeyse beni dövecekti. Kışlanın azametli kalıntıları karşısında oturduk farklı duygular içinde birlikte ağladık.

Her şeye rağmen, Osmanlı Dönemi, Suriye Türklüğü için çile ve ıstırap kaynağı olduğu kadar övünç kaynağıdır da. Bu dönem sonrasında, artık, tüm Ortadoğu İslam coğrafyasıdır. Hâlbuki burası Hıristiyanlar ve Yahudiler için de vazgeçilmez ve vaat edilmiş topraklar olarak çok önemlidir. Bu iki gerçek, geleceğin Ortadoğu’sunda kavganın sebebi olacaktır.

1918 sonrası Suriye Türklüğü için yeni bir dönemdir. Suriye, Mondros mütarekesi ile İngilizlere onlar tarafından da 1920 de Fransızlara bırakıldı. Bu durum, 20 Ekim 1921 Ankara Anlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması ile Türkiye tarafından da kabul edildi.

Aslında; böyle bir sonucu hiç kimse, ne Araplar ne de diğer gruplar “Olabilir” diye görmüyorlardı. Bölgenin asıl sahibi Türklerin yeniden duruma el koyacakları bekleniyordu.

Bu beklenti; 1918 yılından 1946 hatta 1966 yılına kadar Suriye’de meşru ve bağımsız bir devlet yönetiminin kurulmasını önlemiştir. Arap dünyası Türklerden sonra bin parçaya bölünmüştür. İlahi Adalet tecelli etmektedir.

İngilizlerin ve Fransızların maksadı; Filistin’de bir Yahudi devleti, Lübnan'da bir Hıristiyan devleti, kurmaktı. Türkleri bölgeden çıkartmak, hatta mümkünse Orta Asya’ya geri göndermek, Arapları birçok devletçiğe bölerek anarşi içine itmekti. Böylece Ortadoğu kontrolleri altında olacaktı. (11)

Ürdün, Irak ve Şam'da birer devlet kurarak Şerif Hüseyin ve çocuklarına Arap çölünü paylaştırdılar.

Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Ulusal Suriye Kongresi adı altında bir örgüt tarafından 1918’de Şam’da Suriye Kralı ilan edildiyse de 1920’de Fransızlar tarafından kovuldu. Nisan 1920’de San Remo konferansında Fransa'ya Milletler Cemiyeti adına Lübnan ve Suriye üzerinde “A tipi Manda” hakları verildi. Ülke; Şam, Halep, Lazkiye devletleri ile özerk, Cebel Druz ve İskenderun sancaklarına bölündü. İskenderun sancağı Haziran 1939’da Türkiye’ye katıldı. 26 Ocak 1942 tarihinde Lazkiye Alevi Devleti ve özerk Cebel Druz bölgesinin katılımı ile Suriye bugünkü şeklini aldı.

İkinci Dünya savaşı sonrasında dünya dengeleri değişti. İngiliz ve Fransızlar, yerlerini, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bıraktılar. Nisan 1946 da Suriye'den, Fransız askerlerinin tamamının çekilmesi ile yeni bir dönem başladı.

28 yıl süren mandaterliği döneminde Fransızlar özellikle Hıristiyan asıllı Araplara; Ermenilere, Dürzilere, Marunilere, Nusayrilere ve Kürtlere büyük destekler verdiler, gençlerini Fransa’da okutarak bugünlere hazırladılar. Müslüman Araplar ve özellikle Türkler baskı altında tutuldu. Cumhuriyetin ilanı ile Suriye'de tüm gruplar iktidar kavgasına düştüler. Ülke 20 yılda 20 ihtilal yaşadı.

Hıristiyan Araplarla Nusayri kökenli subayların kurdukları Baas Partisinin iktidarı, daha sonra Hafız Esat’ın başkanlığında Nusayrilerin azınlık diktatörlüğüne dönüştü. Bugün Suriye'de iktidar %8-10’luk bir çoğunluğa dayanmaktadır. Irki farklılıklarını koruyabilmek için inançlarını milliyetleri haline dönüştüren Nusayriler, İslamiyet öncesinden bu yana Banyas’tan Mersin Tarsus'a kadar Akdeniz sahilinde yaşarlar.

Tarihte üzerinde Alevi Devleti kurulan bu bölgenin bütünlüğünü yalnız bugünkü Hatay'ın Yayladağı kazası ve devamındaki Bayır- Bucak bölgesindeki Türkmen yerleşimi böler.

Daha önce Şam eyaletine bağlı olan Halep 1864 yılında ayrılarak ayrı bir eyalet haline getirilmiştir. Böylece bugün bir kısmı hudutlar dışında kalan Güneydoğu Anadolu’nun batısı tamamen Halep eyaletine bağlanmıştır. İngiliz ve Fransızların kışkırtmaları ile Arapların ayrı baş çekmelerinin artması üzerine; Sanki Anadolu merkezli bir Türk Cumhuriyeti'nin güney Milli hudutları çizilmek isteniyordu.

Fransızlar tüm Güneydoğu Anadolu’yu Adana’dan - Diyarbakır’a kadar Suriye ile birlikte işgal etmişlerdi. Adana, Maraş, Gaziantep, Urfa ve Hatay’daki Kuvayi Milliye direnişi devam ettirilebilseydi Halep ve Rakka da Fransız işgalinden kurtarılacaktı. Fransızlar ve Araplar burayı uzun süre kontrol altına alamadılar. Fırat ile Dicle arasındaki (El Cezira) hudut ancak 1930 yılında kesinleşmiştir.

Fransız Georges Picot ve İngiliz Mark Sykes arasındaki Osmanlı Ortadoğu’sunun paylaşılması görüşmelerinde, İnanıyorum ki, Halep ve Musul vilayetleri paylaşım dışıdır; kurulacak Türkiye Devletine bırakılmıştı.

Ayrıca, Osmanlı Devleti için bir idam fermanı olan Mondros Mütarekesi şartlarına karşı Anadolu'dan yükselen Milli Direniş de böyle bir taksimi kabul etmeyeceğini haykırıyordu.

Mütarekenin imzalandığı gün Mustafa Kemal Paşa Yıldırım Orduları Grup Kumandanlığı'na tayin olunmuş ve ertesi gün Adana’ya gelerek bu görevi Alman General Liman Von Sanders’den devralmıştır. Mütarekenin Türklük için ağır olan şartlarını hazmedemeyen Mustafa Kemal İstanbul’a telgraf çekerek İngilizlerin İstanbul’a asker çıkarması halinde müdahale edeceğini bildiriyordu. Ayrıca bölgeyi iyi tanıyan Mustafa Kemal Paşa Türklerin sınır dışında bırakılmasını istemiyordu ve bu hususu 3 Kasım 1918 tarih ve 580/20 no’lu (Gayet mahrem) işaretli telgrafında belirtiyordu. Telgrafın söz konusu kısmı şöyledir.

“Lazkiye’nin kuzeyinde Henşeyhun güneyine geçen ve doğuya uzanan hattın Suriye sınırını teşkil etmesi, İskenderun ile Antakya, Cebelsam’an ve Kilis yöresinin Türklerle dolu bulunması, Halep ahalisinin de dörtte üçünün -Arapça konuşan- Türkler olması sebebiyle görüşmelerde bu gerçeğin esas alınması”.

M. Kemal Paşa bu telgrafında bölgedeki Türkler konusuna dikkat çekmiş oluyor ve nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu toprakların sınırlarımız dışında bırakılmamasını istiyordu. Zaten M. Kemal Osmanlı Devleti'nde gerileme sürecinin devam ettiği 1907 yılında İmparatorluğun yıkılacağını tahmin ettiğinden olsa gerek, üç kıtaya yayılmış toprakları savunmanın zorluluğundan dolayı, savunmayı kolaylaştırmak için Türklerin çoğunlukta bulunduğu sınırlara çekilerek yeni bir savunma hattı oluşturulması gerektiğini arkadaşlarına sohbetlerinde anlatıyordu. Bu konuşmalar esnasında Güney Sınırımızın Hatay, Halep ve Musul vilayetlerini içine alacak şekilde olması gerektiğini ısrarla belirtiyordu.

20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'nın imza tarihinden bir ay önce Fransızlar Bayır ve Bucak nahiyelerini Antakya’dan ayırmışlar; Yangından mal kaçırır gibi Bayır-Bucak’ı Lazkiye Sancağı'na bağlamışlardır. Yani 20 Ekim 1921’de Bayır-Bucak Lazkiye’ye bağlı idi. Ankara Anlaşması ile bazı güney vilayetlerimiz işgalden kurtulurken Hatay’a da “mali ve kültürel özerklik” veriliyor fakat idari bakımdan Fransız Mandası altında kalıyordu. Bayır-Bucak Lazkiye’ye bağlanmakla Ankara Anlaşması'nın Hatay’a getirdiği ayrıcalıklı yönetimin dışında bırakılmış oluyordu.

Ankara Anlaşması'nda tespit edilen hudut konusunda Nuri Aydın Bey’in hatıralarında ilgi çekici malumat vardır. Hudut Tahdit Komisyonu’nda müşavir olarak tarihçi Ramazanzade Niyazi Bey başkan olarak da Miralay Edip Bey bulunuyordu. Nuri Aydın Bey Hudut Tahdit Komisyonu Başkanı ile yaptığı görüşmeyi şöyle anlatır.

“Muhterem Kumandanım, biz Antakya ve havalisi mücahitleri ta Hama’ya kadar Cebeli Zaviye, Muarra, Cebeli Nusayri, Cebeli Akra, Cisri Şuur ve havalisi ile Halep civarına kadar bütün şimali Suriye’yi bütün Fransızlar aleyhine kıyam ettirerek cenup cephesindeki Fransız kuvvetlerinden bir kısmını üzerimize çekmek suretiyle Pozantı’ya kadar ilerlemiş olan Fransızlara bütün Suriye’yi iğneli beşik haline getirdik. Bizim bunca çalışmalarımıza karşı, Milli Hudut dışında bırakılmamız reva mıdır? Bayır-Bucak dahil olduğu halde 500 bin Türk nasıl olur da Milli Hudutların dışında bırakılır” dedim. Edip Bey: Aman evladım o ne biçim söz öyle. Antakya ve havalisindeki Türkler asla terk edilmiş değildir. Antakya ve havalisi Türklerinin fedakarlıkları asla unutulmamıştır, unutulmayacaktır. Dava bir takdim ve tehir meselesidir. Şimdi biliyoruz ki Garp cephesi bizim için ölüm kalım davasıdır. Bütün kuvvetlerimizi tek cephede toplamak zorundayız.

Bu konuşmadan da anlaşılıyor ki sınır dışında kalan Türkler tamamen kendi hallerine bırakılmayıp ileride tekrar ele alınacaklardır. Buradaki Türklerin davası sadece ertelenmiştir. Ama ne yazık ki bu mesele, ne Lozan Görüşmelerinde ne de Hatay’ın Türkiye’ye katılması esnasında ele alınmıştır.

Ülkemizin o günkü şartları ve İstiklal savaşının öncelikleri, maalesef, bu vatan topraklarının hudutlar ötesinde kalmasını önleyememiştir.

Ancak hiçbir sebep ve gayret buranın bir Türk yurdu olduğu ve burada yaşayanların Güneydoğuda yaşayanlardan hiç bir farkının olmadığı GERÇEĞİNİ gizleyemez.

Tarihten kaynaklanan bu gerçek; zamanla da ortadan kaldırılamaz, unutturulamaz

Acaba PKK terörü; bu gerçeği gizlemek için mi Suriye tarafından desteklenmektedir. Bugün Suriye’de 3.5 milyon Türk yaşamaktadır. Kendilerini Kürt sayan kardeşlerimizi de sayarsak 8. milyon Türk yaşamaktadır. Bu rakam Suriye nüfusunun @’ıdır.

Arkalarında bin yıllık bir tarih ve koca bir Türkiye ve Türk Dünyası ile birlikte Suriye Türklüğü ‘nün birilerinin uykusunu kaçırması tabi değil midir?

SURİYE TÜRKLÜĞÜ’NÜN BUGÜNKÜ DURUMU

Suriye de Türklerin toplu bulunduğu bölgeler şunlardır:

1-Bayır-Bucak bölgesi ve Lazkiye; Hatay’ın hemen güneyinde, 54 köy, 2 nahiye ve Lazkiye’de iki mahalle. Bu köylerin arasında Arap köyü yoktur. Ayrıca Türkiye ile de aralarında Arap köyü yoktur. Bu bölge, Suriye yönetimini elinde tutan Nuseyriler için çok önemlidir. NUSEYRİLİK; bir şia inancıdır. Emeviler'den sonra Abbasi Halifeliği'nin zulmünden kaçan çoğunluğu Afrika kökenli topluluklar, varlıklarını devam ettirebilmek ve diğer topluluklara karşı kimliklerini koruyabilmek için, inanç farklılıklarını Milliyetleri haline getirmişlerdir. Banyas-Tarsus’tan Tarsus’a kadar Akdeniz sahilindeki dar bir şeritte yaşarlar. Mısır Valisi İbrahim Paşa zamanında Adana’ya getirilen çiftçi (Fellah) Arapların bunlarla ilgisi yoktur. 1920’den - 1942 yılına kadar Fransızların mandaterliği altında Lazkiye Alevi Devleti adıyla devlet kurmuşlardır.

Tarih boyunca etraflarında Türkler, Franklar, İsmailliler, Dürziler ve diğer Arapların arasında kapalı bir Cemaat hayatı sürmüşlerdir. Osmanlı döneminde, Türkmenlerin fazla itibar etmediği bu deniz sahiline, bulundukları yerlerde huzursuzluk çıkaran Türk Oymakları özel olarak yerleştirilmiştir. ORDU ismiyle bir kaza kurulmuştur. (Bugünkü ismi; Yayladağı) Böylece Nuseyriler'in yaşadığı bölge ikiye bölünmüştür. Bayır-Bucak bölgesi Ordu kazasının Suriye’de kalan kısmıdır. Lazkiye’nin 10 km kuzeyinden hududa kadar kesintisiz devam etmektedir. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat’ın Süveydiya da (Samandağı) doğduğu iddia edilmektedir. Büyük Suriye idealinin gerekçesi olarak bu iddia gösterilmektedir. Ancak Bayır-Bucak'taki Türk yerleşimi bu gibi heveslerin engelidir.

2- Halep ve Çevresi: Halep şehir merkezi ve çevresindeki kaza ve köylerde Türk nüfusu çok yoğundur. Bu bölge; Gaziantep ve Şanlıurfa'nın her türlü özelliklerini taşır. Türk, Kürt, Sünni Arap ve şehir merkezlerinde yerleşik Türkiyeli Ermenilerden oluşan bölgede hakim unsur Türklerdir. El Cezira bölgesinde Arap yoğunluğu daha fazladır. Ancak, Suriye’nin kuzeyi her yönüyle, Suriye’nin diğer bölgelerinden çok farklıdır. Kesinlikle, burası Güneydoğu Anadolu'nun devamı niteliğindedir.

3- Hama-Humus çevresinde özellikle köylerde Türkler yaşamaktadır. Buradaki Türklerin bir kısmı Kafkasya kökenlidir.

4- Şam şehrinde ve çevresinde; Osmanlı döneminden kalan büyük toprak sahipleri ve zengin tüccar, Türk aileler yaşar. Bunlar Türklüklerini unutmamalarına rağmen, Türkçe’yi unutmuşlar ve devletle entegre olmuşlardır. Ayrıca 1967 savaşı sonrasında Golan tepelerinden çok sayıda Türk Şam’a göçmüştür. Şam çevresinde Havran bölgesinde de Türklerin yaşadığı bilinmektedir.

5- Lübnan Dağları'nda ve Bekea Vadisi'nde Huzur Türkmenleri adıyla bir Türk grubunun yaşadığı bilinmektedir.1920 li yıllarda Bekea Vadisi özellikle Kafkasya’dan gelen Türklerle bir Türk bölgesi olarak anılmaktadır.

6- Kuneytra ve Golan Tepeleri Türkleri: Osmanlı Döneminde, Filistin ve Şam gibi iki büyük Arap merkezi arasındaki en stratejik bölgeye, Bayır-Bucak’ta olduğu gibi Türkler yerleştirilmiştir. Burası, en son 1877 yılında Kafkasya'dan olmak üzere, devamlı olarak Türk göçleri ile desteklenmiştir.

Dikkatli bir inceleme ile Suriye’deki Türk yerleşimi; şuurlu olarak stratejik bölgelere, yapılmıştır. Bu bölgeler şunlardır:

- Nusayriler arasına en hakim noktada; Bayır-Bucak bölgesi

- Lübnan’daki Hıristiyan, Dürzi ve İsmailliler ile Şam arası; Bekea vadisi

- Asi ırmağı vadisine - Suriye Koridoru - Kuzey - Güney yoluna; Hama- Humus bölgesi

- Filistin - Şam arasına; Golan Tepeleri ve Kuneytra bölgesi.

Halep - Rakka - El Cezira zaten Güneydoğu Anadolu’nun devamıdır.

Bu gün buralarda kendilerine Türkmen diyen yaklaşık 3.5 milyon Türk yaşamaktadır. Çiftçilik, hayvancılık, küçük ölçekli ticaret ve sanayi ile geçimlerini temin ediyorlar. Şehirlere göçenler, çocuklarını Arap okullarında okutuyorlar. Böylece son zamanlarda devlet memurluğu yapan çok sayıda Türk bulunmaktadır. Türkiye’de okuyan Türk çocukları genellikle şehirlerde serbest mesleklerde özel işyerleri açarak kendi namlarına çalışıyorlar.

Bugün ne durumdalar?

Bütün gayretimiz bu sualin zihinlerde sorulmasını sağlamaktır.

Suriye’de yaşayan Türklerin iki temel problemi vardır.

1- Türkçe’yi unutmak; Suriye’de şehirleşme, okullaşma teşvik edilmektedir. Arapça'dan sınıf geçme notu yüksek tutulduğu için Türk anaları çocuklarına önce Arapça öğretmek durumunda kalıyorlar. Böylece Türkçe yeni nesillere aktarılamıyor.

Türkler; bulundukları her yerde, kendilerini ezdirmemek için her türlü tedbiri alıyorlar. Mesela, Bayır-Bucak bölgesinde; Hayvancılık yasaklanınca meyveciliğe ve besi hayvancılığına, şehirlere göçenler; esnaflığa-zanaatkarlığa yöneldiler, çocuklarını okutmaya başladılar. Topraklarını satmadılar, çok çocuk yaparak nüfus yoğunluğunu kaybetmediler. Her evden en az bir kişiyi yüksek okula göndererek devlette görev almasını sağladılar. Devlet ve diğer topluluklar karşısında ezilmemek için her türlü baskı ve yokluğa dayandılar, tedbir aldılar. Ancak, Türkçeyi yeni nesillere aktarmakta büyük problem yaşıyorlar. Aslında kimlikleri de böylece yok ediliyor.

2- İkinci problemleri; Devlete teslim olmak; Türk olmanın ve Türkiye’ye yakınlık duymanın bedelini çok pahalı ödüyorlar; Her an Türkiye casusu olarak suçlanıyorlar. Türkiye aleyhine yapılan yayınlara cevap veremiyorlar. Böylece; Yeni yetişen nesillerin gönül ve kafalarında dosta sevgi ve düşmana kin yerine korku ve endişe duyguları hakim oluyor. Toplumsal direnç ve dayanışma, kırılıyor, ümitsizlik teslimiyeti getiriyor.

BUGÜNSE, tüm bu problemlerin ötesinde varlıklarını kaybetmek durumundalar. Suriye’de 2011 Mart ayında başlayan olayların en büyük mağduru Suriye Türkmenleridir. Özellikle Hama- Humus bölgesi Türkmenleri olarak yaklaşık 10.000 Türkmen hayatını kaybetmiştir. 300.000’e yakın insanımız ise yurtlarını, topraklarını terk etmek durumuna düşürülmüştür. Bu gün yalnız Türkiye’de 50.000’e yakın soydaşımız sığınmacı durumuna düşmüştür.

Suriye Türkmenleri olarak Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Başta Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve bizi her zeminde savunan Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ve Türk Milleti adına bize desteklerini hiç esirgemeyen Sayın TBMM Başkanı Cemil Çiçek beylere şükranlarımızı sunarız.

MİLLİ MESELE

Suriye Türklüğü için Milli Mesele ne olmalıdır?

Öncelikle şu hususu açıkça tespit etmemiz gerekiyor.

Ortadoğu Coğrafyasında adalet yoktur. Güçlü olanlar ayakta kalır. Güçlülük maddi olmak kadar manevi olmalıdır. Buradaki topluluklar birbirlerine rağmen varlıklarını devam ettirdikleri için; Farklılıklarını yaşatmak mecburiyetindedirler. Bir başkasının içinde erimek, aynileşmek burada en büyük tehlikedir.

Türklerin Milli Meselesi, komşuları ile farklılıklarını devam ettirebilmektir, koruyabilmektir.

Bunun için dillerini unutmamaları gerekiyor; Kendi dillerinde eğitim yapmak; Suriye Türklerinin birinci Milli Meselesidir. Uluslararası hukuk dilinde bunun adı AZINLIK HAKLARI’NIN tanınmasıdır. Suriye Türklüğü için azınlık haklarının, tarihi, hukuki dayanakları vardır. Fransa ile yapılan 1921 tarihli Ankara antlaşması buna amirdir.

İkinci mesele; Yine bu coğrafyada, bölgenin jeopolitiği gereği, bölge dışı güçlerin, dünya egemenliği için birbirleri ile çatışmalarına bölge içi topluluklar yataklık yapmaktadır. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Günümüzde, bölgenin sahip olduğu maddi ve manevi güç kaynaklarını kontrol etmek isteyen devletler, Ortadoğu devlet ve topluluklarını birbirlerine kırdırmaktadırlar.

Bu sebeple; Burada, devletler birbirleri ile devletler içindeki her topluluk da bir diğer toplulukla boğuşmaktadır.

Dış güçler, Ortadoğu'yu azınlıklarla, antidemokratik diktatörlüklerle yönetmektedir.

Türkiye’nin maddi ve manevi kaynakları ile bölgede bir güç merkezi olması; Türkiye’nin hudutları dışında yaşayan Türklerin stratejik önemini daha da arttırmaktadır.

Balkanlar’da Türkler, Rusya’da Türkler, Orta Asya’da Türkler, İran’da Türkler, Irak’ta-Suriye’de Türkler Aman Yarabbi. Toprağın altı ile üstü ile 1000 yıllık tarihi müktesep... Bunun böyle olduğunu herkes biliyor, bizden gayri. Bir anekdot size;

Fransa’nın Expansion Dergisi'nde bir yazı yayımlandı. Yazıda, 2012 yılında Avrupa Birliği’nde 32 ülke olacak deniyor. Herkes var. Arnavutluk, Bosna-Hersek, tüm Avrupa…Yazı şöyle bitiyor. 2012 yılında iki dev kalıyor Avrupa kapılarında, Türkiye ve Rusya. Hem Avrupa hem de Asya üzerine oturmuş iki güç. Rusya için bir ayrı değerlendirme. Ancak Türkiye için hüküm kesin; Joseph Rovan'ın sözü ile “Avrupa yatağına fil alamaz.”

Suriye Türklüğü bu büyüklüğün faturasını ödemektedir.

İşte Suriye Türklüğü'nün ikinci Milli Meselesi burada saklıdır; Varlıklarını Türkiye’ye, Türk Dünyasına, Uluslararası kuruluşlara ve tüm dünyaya duyurmak. Var olduklarının farkına varmak ve farkına varılmasını sağlamak.

Suriye Türklüğü bunun için çile çekmeye hazırdır; Her türlü kavgasını, coşkusunu Türkmenlik adına yapmaya hazırdır. Halep’deki kahve kavgası, Azez’deki arazi kavgası, Lazkiye’deki tüp patlaması, Türkmenlerin Olayı olarak duyulmasını ve bunun karşılığında hapishanelerde çürümeye hazırdır.


BÜTÜN MESELE
; Çekilen çileyi Türkiye’ye duyurmak;

- Suriye’de Türkler vardır.

- Yaşadıkları toprakları VATANDIR.

Türkiye'de Musul meselesi konuşulurken, Doğu Anadolu'da Şeyh Said İsyanı'nın çıkması ne anlam taşıyorsa, PKK terörüne de o gözle bakmak gerekir. Batılıların konuşulmasını istemedikleri, gözlerden saklamak istedikleri bir şeyler var; Suriye Türklüğü, Halep, Bayır-Bucak, Musul-Kerkük meselesi. Güneyde Irak'ta-Suriye'de kalan Türkmen'i ile Kürt’ü ile YAKLAŞIK20 milyon soydaşımız, gasp edilen topraklar ve yeraltı kaynakları.

İşte; Suriye Türklüğü ve Türkiye için mesele budur.

“PKK’ya benim toprağımda kamp yeri vermem” diyen Bayır-Bucaklı Türkmen'in Milli Meselesi; Fil'e çuvaldız batırmaktır. Çekilen çilelerle, akıtılan gözyaşlarıyla, Lazkiye’de patlayan bombalarla, 1996 yılında şehit edilen Rüstem Emin ve Ömer Kabakçı'nın toprağa düşen al kanıyla.... Tarlamı bir Arap’a satmam, burası Türk toprağıdır diyerek darağacına giden Azez'li Saip Ağa'nın feryatları ile...... Fil'e çuvaldız batırmaktır. Bedeli neyse ödemeye razıdır. Yeter ki varlığı bilinmeli ve tarihi gerçekler her platformda konuşulmalıdır.

Önemli olan bir diğer husus; Suriye Türklüğü meselesinin Türkiye için önemi nedir?

Sovyetler Birliği'nin dağılması ile iki kutuplu dünya siyasetindeki denge ve statüko birden yok oldu. Tahterevallinin bir ucu hızla havaya kalktı. Üzerindekiler diğer ucun üzerine göçtü. Türkiye bu çöküntünün altında kaldı. Hiç hazırlığı olmayan Türkiye; Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Orta Asya'da gelişmeleri değerlendiremedi. İki kutuplu dünyada soğuk savaş stratejilerinin donukluğunu üzerimizden atamadık. Bizi çok yakından ilgilendiren bu iki bölgede önümüze çıkan tarihi fırsatları yakın zamanlara kadar değerlendirdiğimizi söylemek mümkün değildir. Aynı gelişmeler güney yönümüzde, İslam Dünyası'nda da oluyor. Savaşlar oluyor, iç savaşlar oluyor. Dış güçler bizim üzerimizde ve bölgede stratejiler uyguluyorlar. Yeni senaryolar yazılıyor.

Yenidünya düzeninin tartışıldığı günümüzde, Türkiye ne kendisine ne de bölgesine bir düzen veremedi. Etkili olamadı. Yeni hayat sahaları oluşturamadı. Jeopolitiğinin verdiği avantajlar ve tarihinden kaynaklanan misyonundan yeterince faydalanamadı. Doğu ve batı yönümüzde yaşadığımız "hazırlıksızlık" veya "acemilik" sürecini güney yönünde yaşanması büyük yıkımlara sebep olacaktır.

İran-Irak Savaşı sonuçları, Körfez Savaşı, Irak İç Savaşı, Filistin Kurtuluş Örgütü-İsrail Savaşı, Lübnan İç Harbi, İslam Dünyasında Camp David Anlaşması ile Mısır'ın dışlanması sonrasındaki boşluk. Devrimci İslam’ın Ortadoğu'da Amerika'ya kafa tutması… Terörizme hür dünyanın teslim olması; Suriye'nin Rusya, Çin ve İran’ın desteğinde bir güç haline gelmesi, Türkiye'den daha fazla su alınması karşılığında Suriye-İsrail Barış Anlaşması. Yahudi İsrail, Hıristiyan Lübnan ve devamında Alevi bir Arap devleti kurularak oluşturulmak istenen Akdeniz perdesi projesi, İran-Türkiye-Arap dünyası ortasına oturtulmak istenen Kürt Devleti...VE “Arap Baharı” diye uygulanmaya konulan Büyük Ortadoğu Projesi…

İşte, çokluk bizim seyrettiğimiz, ancak Türkiye'yi ve bölge Türklüğü'nü çok yakından ilgilendiren gelişmeler. Çok önceden hazırlanan ve sırası ile sahneye konan senaryolar.

Tarihte bir Hittin Savaşı vardır. Tüm Hıristiyan Batının bir araya gelerek, Ortadoğu'ya yerleşen Türklüğe karşı başlattıkları Haçlı Savaşları sonucunda oluşturdukları Kudüs Krallığının, Selahattin Eyyubi tarafından yıkıldığı, Kudüs'ün yeniden İslam'a kazandırıldığı savaş. Yaklaşık bin yıl önce, Ortadoğu'nun, Ortadoğu dışı güçlere karşı Türklerin yönetiminde başkaldırması. Batılılar ve Yahudiler bu "Hittin Sendromu"ndan kurtulamazlar. İsrailli Profesör Benjamin Beit Hallahmi " İsrailliler Hıttin Savaşı'nın adını duymak istemezler" der. Ortadoğu'nun "Coğrafik Karakteri" bünye dışı güçleri barındırmaz. Bugün Ortadoğu 1350 yıldan bu yana Müslüman coğrafyasıdır. Tarihten gelen tüm bölge milletleri İslamiyet’i kabul etmiş ve milli karakterleri haline getirmişlerdir.

Bölgenin yerlisi Hıristiyan ve Yahudilerin bir problemi yoktur. Bölge dışı güçlerin; Bölgenin jeopolitik konumuna ve sahip olduğu enerji kaynaklarına hükmetmek kararı doğrultusunda buraya taşınan Yahudi ve Hıristiyanlar ve Emperyalist Politikaların problemi vardır

Yahudi İsrail devleti kurulurken, bölgenin bu karakteri dikkate alınarak uzun vadeli stratejiler çizilmiştir. Müslüman denizinde tutunabilmek için; Bölgenin heterojenliği üzerinde "Böl ve parçala" politikası ile devletler kurulmuş. Kurulan devletler içinde var olan farklı topluluklar birbirlerine karşı desteklenmiştir.

"1980'ler de İsrail için strateji" başlıklı raporda; Ortadoğu coğrafyasının nasıl parçalanacağı uzun uzun anlatılır. Irak üç parçaya, Lübnan beş bölgeye, Suriye dört parçaya, Mısır da bir Hıristiyan Kopt devleti. İran baş düşman yeniden Batıya kazandırılmalı, Türkiye Batının tabii müttefiki politikalara mecbur edilmelidir. İzak Şaron'a göre " Türkiye İsrail'in ilgi alanı içindedir."

Bu gün ise senaryo şudur; “Avrupa ve Amerikalılar tarafından I-II. Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlarla oluşturulan Suni devletler artık taşınamaz oldular. Ortadoğu'nun yeniden tanzimi gerekmektedir”

"BÜYÜK OYUN" budur

ORTADOĞU: Dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin % 75'ine sahiptir. (% 50 körfez etrafında, % 25 Hazar Denizi)

Stratejik Su Yolları buradadır; İstanbul-Çanakkale Boğazları, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Geçidi.

Semavi dinlerin kutsal merkezleri buradadır; Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik. İşte böyle bir coğrafyanın tepesinde TÜRKİYE; Kaynayan kazanın KAPAĞI...

Adriyatik'ten-Çin Seddi'ne, Kırım'dan Sudan'a kadar bir coğrafyada 1000 yıllık müktesep ve 300 milyon Türk, 1.5 milyar Müslüman...

Günümüz dünyasında daha büyük bir merkez, daha büyük bir güç var mı?

Evet... Fil kadar büyük, birileri için kaplan kadar yırtıcı, aslan kadar azametli...

İşte; Senaryoların temel amacı; Bu büyüklüğün içini boşaltmak ve tırnaklarını sökmektir. Bunun için metot; Türk insanının kafasını, gönlünü istila etmek; Sevmeyen, kızmayan, yalnız korkan bir ruh hali ile bazı şeylere mecbur etmek.

İddia edildiğine göre; Yeni bir Hittin yaşamamak için oluşturulmaya çalışılan Akdeniz perdesi programında, kuzeydeki Alevi Arap Devleti'ne; Bizim Hatay'daki NUSEYRİ kökenli vatandaşlarımız dolayısıyla HATAY da dahildir.

Suriye'deki Türkmen tutuklamaları, PKK adıyla Hatay'da çıkarılan terör olaylarının altında bu maksatlar için hazırlık yatmaktadır. Bizim "İçimiz"le oynamalarını istemiyorsak; Oralardaki "Bize" ait unsurları iyi bilmemiz ve değerlendirmemiz gerekir.

Suriye Türklüğü'nün Türkiye için önemi işte bu büyük mecburiyette yatar.

2011 Mart ayından bu yana Suriye’de yaşanan ve bugün bir iç savaşa dönüşen olaylarda Suriye’deki Türk varlığının yok sayılması her şeyden önce Türkiye’nin stratejik çıkarlarına ve tarihi misyonuna aykırıdır. Türkiye’nin katkıları ile yeniden tanzim edilecek “SURİYE DEVLETİ” YAPILANMASINDA SURİYE TÜRKMENLERİ bir “ASLI KURUCU UNSUR” olarak kabul edilmeli ve anayasal düzen buna göre kurulmalıdır.

DİPNOTLAR ve KAYNAKÇA

1- Lozan Barış Antlaşması üzerine yazılan kitap ve makalelerde bu husus ifade edilmektedir.
2- Bu konuda kesin bir rakam bulunmamaktadır. Suriye’de yaşayan Türklerin azınlık hakları olmadığı için nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmamaktadırlar. Gündelik hayatta
Türkmen olarak anılmaktalar. Suriye’de yaşayan Türklerin nüfusu konusu sembolik olmakla beraber telaffuz ettiğimiz rakamın dayanağı olacak bilgiler şunlardır.

- 1995 yılında yapılan genel nüfus sayımında; Lazkiye bölgesinden milletvekili adaylığı kabul edilen Dr. Adnan Karayusuf isimli Türk’e 38.000 oy verilmiştir. Bu oyun çok büyük
kısmı Bayır-Bucak bölgesi Türklerinin verdikleri oylardır. Bu sayı 200-250 bin nüfusa tekabül etmektedir. Hâlbuki Lazkiye bölgesi (Bayır-Bucak) Türklerini biz 75-100 bin kişi olarak
biliyorduk.

- M. Kemal Atatürk’ün 3 Kasım 1918 tarih ve 580/20 sayılı gayet mahrem ikazlı telgrafında; Halep’in dörtte üçünün Türklerden oluştuğunu, hudutların Lazkiye-Halep ve Musul vilayetlerini içine alacak şekilde geçirilmesi gerektiğini İstanbul hükümetine bildirmektedir;

(Ali Fuat Cebesoy: Sınıf arkadaşım Atatürk. Sf.35, Falih Rıfkı Atay: Çankaya, Hikmet Bayır: Türk İnkılap Tarihi C3 sh. 763,Taha Toros: Atatürk’ün Adana Seyahatleri sh.3)

- Müstakil Hatay Devleti Antakya mebusu, silahlı mücadelede Antakya müfrezesi kumandanı, emekli öğretmen Nuri Aydın Konuralp hatıralarında; “Hudut Tahdit Komisyonu Türk tarafı başkanı miralay Edip Bey’e hitaben; Bayır-Bucak dahil olduğu halde 500.000 Türk nasıl olurda milli hudutların dışında bırakılır” diye soruyor. (N. A. Konuralp: Kurtuluş ve Kurtarış Mücadeleleri sh.135)

- 1877-1878 (93 harbi) Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kafkasya’dan göçürülen, büyük sayılarda (100 bin kişi olduğu tahmin ediliyor) Türk soylular, Rakka ve Golan tepelerine yerleştirilmiştir. (M. Fatih Kirişçioğlu: Suriye Türklüğü – Avrasya Dosyası sayı: C2/3-Ank. 1995)

- T.C Dışişleri Bakanlığı’na bağlı/destekli ORSAM’ın yaptığı araştırmaya göre (araştırması-Suriye’de Değişimin Ortaya Çıkardığı Toplum: “Suriye Türkmenleri”- Ali ÖZTÜRKMEN, Bilgay DUMAN, Oytun ORHAN-;) Suriye’de 3,5 milyon Türkmen yaşamaktadır;

  • Halep’te 975 Bin
  • Humus ’ta 835 Bin
  • Şam’da 460 Bin
  • Lazkiye’de 385 bin
  • Hama ’da 350 bin
  • Rakka’da 120 bin, Dera’da 75 bin, Tartus’ta 50 bin, Kuneytra’da 50 bin
  • İdlip’te 25 bin
  • Diğer bölgelerde 175 bin, bunların yaklaşık 2 milyonu Türkçeyi gündelik hayatlarında kullanmakta diğerleri Türkçeyi konuşmamakla birlikte Türklüklerinin bilincindedir.

3- Zafer Kaya: Suriye’de Türk Varlığı Ankara, 1987, sh.77

4- 1996 yılı başlangıcında, Suriye’nin muhtelif şehirlerinde meydana gelen patlamaları, Türkiye yaptırıyor fısıltı suçlaması ile çok sayıda Türkmen’i tutukladılar. Suçlama; Türkiye casusu – Vatan haini. Bayır-Bucak bölgesinde ilk tutuklananlardan valilik tercümanı Rüstem Emin ve A. Ömer Kabakçı sorguda şehit oldu. Ölümlerini, cenazelerini sahiplerine verdikleri için öğrenebildik. Olay Türkiye ve dünya basınında çıkınca ondan sonraki tutuklananlardan ölü veya diri olduklarına dair hiçbir haber alamadık. İnsanlar, gece evlerinden alınarak götürülüyorlar, nerede oldukları, ölümü, diri mi oldukları; Sorulması bile yasaktır.

Olaylar sonrasında, Hürriyet Gazetesi yazarı Ferai Tınç ve foto muhabiri Kutup Dalgakıran, bölgede inceleme gezisi yaptılar. Bayır-Bucak Türk köylerinin birinde Türk olduklarını söyleyince; “Kadın ve çocukların gözlerinin içi güldü, ancak erkekler istememize rağmen çay bile ikram etmediler” “Türkiye’den bize fayda yok” terslemesi ile “korkularını gözlerimle gördüm” diye yazmaktadır.

- (Hürriyet Gazetesi 1-4 Temmuz 1996)

5- Hz. Peygamberin ölümünden (M:632), M: 657 Sıffin Savaşı ve Hz. Ali’nin katledildiği M: 661 yılından itibaren yaklaşık 100-150 yıl islam dünyası, içe dönük çok kanlı ve vahşi bir zulüm dönemi yaşamıştır.

- Bu konuda; Ahmet Hilmi beyin İslam Tarihi kitabının Türkler ve İslam (sh.357-405) ve Batiniye, hurufiye (sh. 333-337) bölümleri çok değerli bilgiler vermektedir.

6- Burada Mehmet Vani (öl.1684) efendiyi rahmetle anıyorum. Türk milletinin islami şahsiyetini ve Türk milliyetçiliğinin dini kaynaklarını, Ayet-i Kerime ve Hadisi Şeriflere dayandırarak, günümüzdeki din istismarcılarına tarihten cevap vermektedir.

- Osman Turan: Selçuklular ve İslamiyet-Boğaziçi Yayınları, 1993 sh. 10-19

- Zekeriya Kitapçı: Ortadoğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İst. 1987

- Zekeriya Kitapçı: Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, Konya, 1996

( M. Vani efendinin Araisü’l – Kur’an tefsirini günümüz Türkçe’sine kazandırılmasını temenni ediyorum.)

7- Türkiye üzerine düşünen herkes önüne çıkan soruların cevaplarını biraz da Ortadoğu gerçeğinde aramalıdır. Ben Ortadoğu’yu aşağıdaki yayınlardan okudum.

- Alain Gresh – Dominique Vidal: Ortadoğu, Alan Yayıncılık, İst., 1991

- Türkiye Günlüğü: Bahar 1991 sayısı, Ankara-1991

- Bernard Levis: Ortadoğu, Sabah Yayınları, İst., 1996

- David Fromkin: Barışa Son Veren Barış, Sabah Yayınları, İst. 1994

- Cengiz Çandar: Ortadoğu Çıkmazı, Seçkin Yayıncılık.İst. 1988

- Harun Yahya : Türkiye İçin Milli Strateji, Vural Yayıncılık, İst. 1996

- Avrasya Dosyası Dergisi sayı, C2/3, C3/2, Ank, 1995-1996

8- Prof. Dr. Mustafa Kafalı: Suriye Türkleri, Töre Dergisi, sayı:21-22, 1973 (Suriye Türklerinin yaşadıkları yerlerle ilgili yapılan saha araştırmalarının en kapsamlı olanı hocamızındır. Ancak, maalesef, 1956 yılında hocamızın tespit ettiği köylerin bazıları bugün yok olmuştur.)

- Prof. Dr. Ahmet Vasfi Zekeriye, Bladi Şam Aşiretleri – Şam-1997 (Şam vilayetinde yaşayan Türk aşiretlerini, köy ve kasabalarını Türkçe isimleri ile zikretmektedir.

9- Türk Dünyası El Kitabı: M.C. Şahabettin Tekindağ sh.866-875 Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara,1976

- Prof. Dr. Osman Turan: Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Boğaziçi Yayınları, İst. 1993

- Türk Dünyası El Kitabı, T.K.A.E. Ankara, 1976

- İslam Ansiklopedisi, Cilt 1, 9, 10, 11.

- Ortadoğu Çıkmazı, Cengiz Çandar, Seçkin Yayıncılık 1988

- Türkiye İçin Milli Strateji, Harun Yahya, Vural Yayıncılık İstanbul 1996

- Hatay Nasıl Kurtuldu. Dr. Abdurrahman Melek TTK Yay. Ank. 1976

- Türk İnkilap Tarihi, Hikmet Bayır, Cilt 2 kısım 1-3, Cilt 3 kısım 3-4 Ank. 1958

- Tarih İçinde Anadolu Sakinleri ve İsyanlar-Ayaklanmalar, Abdulhadi Toplu, Ocak Yayınları,

Ankara,1996

- Büyük Larousse, Cilt 21

- Avrasya Dosyası Dergisi, Cilt 2, sayı 3, Ankara 1995

- Avrasya Dosyası Dergisi, Cilt 3, sayı 2, Ankara 1996

- Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı 14, Ankara 1991

- Hatay’ın Kurtuluşu için Harcanan Çabalar, Tayfur Sökmen T.T.K. Yayınları Ankara 1992

- Doğu Problemi, Prof.Dr. İsmail Kayabalı, Cemender Arslanoğlu Ankara 1992

- Hatay, Kurtuluş ve Kurtarış Mücadeleleri Tarihi, Nuri Aydın Konuralp İskenderun 1970

- Hatay Fikir ve Sanat Dergisi 1.Cilt 1985 - 1988

- Gaziantep Savunması, Lohanizade M. Nurettin, Kastaş A.Ş. Yayınları, 1989 İstanbul

- Hatırat Cemal Paşa Arma Yayınları 1996 İstanbul

- Mondros’tan Mudanya’ya Kadar Cilt I. II. III. Dr. Selahattin Tansel, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayınları

- Milli Mücadelede Güney Cephesi Yrd. Doç. Dr. Yaşar Akbıyık, Kültür Bakanlığı 1990 Ankara